24 Haziran 2008 Salı

KONYADA DELLALLIK VE DELLAL PAZARI

Dellallık ve Konya’da Dellal Pazarı
Fatih ÖZSOY
İbrahim ÇAKIR

Dellallar hizmetleri karşılığında, işin mahiyetine göre satıcıdan, alıcıdan bedelin ondalık hesabı ile ücret alırlardı. Bu mesleğe dellaliye denirdi. Dellalların hepsi bir mal konusu üzerine ihtisas sahibi oldukları için isimleri de ona göre anılırdı. Ev, arsa dellalları, bedesten dellalları, balıkhane dellalları, araba dellalları gibi. Bir diğer dellal ise gazetelerin çıkmasıyla ehemmiyetini kaybeden dellallardı. Dellalbaşı ünvanına sahip olan kişinin emrinde ve sadaret makamına bağlı bir teşkilattı. Çalışanlar yevmiye usulüne göre ücret alırlardı. Halka haber ve emir tebliğ eden dellalların tarihte en büyük hizmeti, kendi hayatları için de en tehlikeli hizmetleri ihtilaller esnasında olmuştur. Bir padişahın ölümü ve yeni padişahın tahta çıkışı hem halka 101 pare top atılarak, hem de dellallarla bildirilirdi. Cüluslarda, büyük şehrin bütün semtlerine yayılan dellalların sözleri klişe halinde tespit edilirdi. "Devlet ve Memleket Sultan Hakan Hanındır!.." diye bağırılırdı. Her cülusta değişen padişahın adından ibaretti. O dönemlerde Dellallık, Anadolu ve Konya'da da meslek halini almış, yine tahta geçen yeni padişahlar yine istanbul'da olduğu gibi Anadolu illerine orada bulunan dellallar tarafından duyurulurdu. Zamanla bu değişti ve ticari boyuta dönüştü, bu açıdan Konya'da dellallık son dönemlere kadar esnaflar tarafından icra edilir veya ettirilirdi.

Konya esnafının eski yerleşim yeri olan Melike Hatun ve Kapı Camii Çarşısı civarında yine dellallara büyük işler düşmekteydi. Satıcılar dellallar vasıtasıyla malını satar, dellallarda meslekleri sayesinde para kazanırlardı. O günlerden günümüze dellallık görünüş itibari ile seyyar satıcılar ve pazarcılar olarak kalmış, kendisi olmasa da Konya eski garaj civarında Dellal Pazarı olarak hala ismi geçmektedir. Eski adı Sipahi Pazarı olan ve 1960'lı yıllara kadar da tellal pazarı olan ticaret yeri ile ilgili olarak dededen, toruna esnaflık yapan Hasan Sakaoğlu o döneme ait şu bilgileri vermektedir. "Eski adı Sipahi Pazarı olan bu çarşıda o dönemlerde müzayedeler olurdu. 1940'lara kadar esnaflar münferit olarak Dellal’ları çağırır malını sattırırdı. Bu şekilde giden ticaret o yıllarda resmileşmiş ve belediyenin memuru olan dellallar tarafından yapılmaya başlanmıştı. Çarşı içinde iş yapan dellalların bağlı olduğu Rüsum memuru bulunurdu. Rüsum memurunun çarşı içinde bir kulübesi olur, Dellal’lar sabah işe başlamadan Rüsum memurunun önünde toplanır topluca dua ederlerdi. Dellal pazarında satılacak malları Dellal’lar kendisi bulur ve mesleğinin marifetiyle satar komisyonun yarısını Belediye’ye yarısını da kendileri alırlardı. Eskiden bu çarşı çok hareketliydi, sabahtan akşama kadar ticaret hızlı bir şekilde devam eder, yakın illerden ve ilçelerden gelen alıcılar mutlaka buradan alış veriş yaparlardı. O dönemlerde keçe, kepenek, bakır kaplar, kilim gibi mallar satılırdı. 33 dükkan, her dükkanda 3'er çalışanı ve Dellal’ları bulunurdu. Yıllar geçtikçe dellal sayısı 2'ye kadar düşmüştür. 1960'lardan sonra burada sadece halı ve kilim satışı yapılmakta ayrıca Dellal Pazarı buradan kaldırılmış, önce eski garaj civarına taşınmış oradan pisili mahallesi denilen yere oradan da Hakimiyet okulunun güneyindeki yere gitmiştir."

KONYA MUTFAĞINDA ÇETNEVİR


KONYA MUTFAĞINDA ÇETNEVİR
Çetnevir, aslında bir yemek türü değildir. Yemeklerden sonra uzun kış gecelerindeki oturmalarda eğlencelik olarak yenilir. Konya'nın bazı özel gün ve toplantılarında da o günün önemini vurgulamak için sunulan bazı kuru yemiş ve tatlıların adına verilen bir şölen deyimidir.
Çetnevir hazırlamak bir Konya geleneğidir. Eski Konya'da bugün olduğu gibi her köşe başında kuru yemişçi ve tatlıcı dükkanları bulunmuyordu. Herkes yapacağı ikramını kendi hazırlıyor ve sunuyordu. İkrama konu olan kuru yemiş ve diğer tatlı türü yiyecekler Konya Evi'nin bahçesindeki ağaçlardan veyahut şehrin değişik yönlerindeki bağlardan elde edilen ürünlerin kurutulmasıyla hazırlanıyordu. Örneğin; elma, armut kakı, kayısı, vişne kuruları; iğde, kabak çekirdeği, kayısıların çekirdeklerinin kırılarak elde edilen tatlı kayısı çekirdekleri, tatlı bademler; nohuttan elde edilen leblebi ve leblebi şekerleri; divlek, karpuz; patlatılmak için kurutulmuş cin mısırları, kavrulmak için kurutulmuş yağlı mısırlar;cevizli pekmez sucukları; nişasta ve pekmezle hazırlanan köftür/köftüler, olgun kayısılar, ezilerek tepsilere dökülüp kurutulan kayısı ve erik pestilleri, kayısı dürtmeleri (şeker pare kayısılar kurutularak ters çevrilip içerisine kırılmış kayısı çekirdeğinin içi dürtülüp toz şekere batırılarak hazırlanır.)

Bir ikram unsuru olan çetnevir, genellikle gündüz ev oturmalarında hanımlar tarafından misafirlerine çıkarılırdı. Eski Konya Evleri'nde çay ve kahve ikramı pek yerleşmemiştir. Aslında çay, sonraları Konya'ya gelmiştir. Kahve de yemeklerden sonra yemeğin hazmedilmesi için içilirdi. Kahvenin meraklısı da yaşını almış erkekler ile hanımlardı. Kahvenin meraklısı değirmende çekilmiş kahveden ziyade tahta dibeklerde dövülerek elde edilmiş kahveleri tercih ederlerdi.

Çetnevir çıkarma geleneği hanımların gündüz toplantılarının dışında uzun kış gecelerindeki sıra oturmalarında erkeklere ikram edilirdi. Çetnevir tepsisinin yanında bazen genevir helvası veya çekilmiş ise pişmaniye de ikram edilirdi.

Yukarıda belirli gün ve toplantılarda da çetnevir çıkarıldığında belirtmiştik. Bu özel gün ve toplantılar ile Konya düğünlerinde değişik oturmalar şeklinde de yapılırdı.

Örneğin; nişandan sonra kız evinin oğlan evine gönderdiği dürü ile bir sini içine hazırlanıp tabaklarına doldurulan çetnevirler ve zavrak (Çanakkale işi limonata ve şerbet testisi)bir hamal tarafından kız evinin hamam ustası eşliğinde oğlan evine iletilirdi. Hamama ve hamam ustasına oğlan evi tarafından bahşiş veya armağan olarak havlu veya peşkir verilmesi gelenektendi. Çetnevir tepsisinin gönderildiği günün akşamı , damat adayı ve arkadaşları zamah eğlencesi sonrası çetnevir tepesine ek olarak kaynattığı bulgur ve gölleyi de sunardı. Konya düğünlerinin son aşaması olan gerdek gecesinden önce de kız evi oğlan evine bu defa daha özenle hazırlanmış çetnevir sinisi gönderirdi. Bu çetnevir sinisinde, çerez, mevsim meyveleri yanı sıra limonata zavrak'ı ve şekerleme ile ev baklavası da bulunurdu. Şekerleme (un kurabiyesi), Konya'ya özgü, un , tereyağı ve şekerden yapılan kurabiye türü bir tatlıdır. Zifaf gecesi damat ile geline güç vereceğine inanılırdı.

ÇETNEVİR SİNİSİ NASIL HAZIRLANIRDI

Çetnevir çeşidi, düzenlenecek ailenin gelir düzeyine ve bağ bahçe sahibi olmasına göre farklılık gösterirdi.Eğer ailenin kendi ürettiği yemiş ve yiyecekler varsa, bu yemişlerden oluşan bir sini hazırlanırdı. Eğer ailenin hali vakti yerinde ise, çetnevir, çarşıdaki kuru yemişçi ve şekercilere hazırlatılırdı. Bu çetnevir tepsileri daha zengin olurdu. Çetnevirin içine Konya'da üretilmeyen fındık, fıstık, badem, incir vs. de ilave edilirdi. Çetnevir tepsisinin ortasına limonata zavrağı yerleştirerek sini renkli şifon ve kurdeleler ile süslenirdi. Çetnevir, sinileri yukarıda söylediğimiz gibi bir hamal aracılığı ile oğlan evine gönderilirdi. Şayet oğlan evi çarşıya uzak bir yerde konuşlanmış ise bu taktirde sini yaylı arabalara konularak iletilirdi. Zira eskiden Konya'da uzak yerlere, ulaşım arabalar ile yapılmaktaydı. Gerdek gecesinin ertesi günü artan çetnevirler oğlan evinin bireyleri ve aile dostlarıyla birlikte yenilirdi. Günümüzde çetnevir düzme geleneğinin-bazı istisnalar hariç-devam edip etmediği hususunda kuşkuluyum. Varlıklı hanımlar arasındaki gündüzleri yapılan oturumlarda (gün) çetnevir yerine etliekmek ve fırın kebabı yenilerek oturmalar noktalanırken;orta ve dar gelirli aileler bu geleneği kısır-batırakla sürdürmektedirler (kısır ve batırık Konya'ya has bir yemektir ve çetnevir türü değildir.) Konya düğünlerindeki çetnevir geleneği de düğün salonlarında pastalı, limonatalı ikramlara dönüşülmüştür. Bunun nedenlerini uzaklarda başkalarında aramamak lazımdır. Üretken bir toplum olan Konya halkının büyük bir kısmı bağlarını bahçelerini parselleyip meyve ağaçlarının yerine beton yığınları diktirdiklerinden, manav, market ve kuru yemişçilerin hormon yüklü meyvelerine ve kuru yemişlerine zorunlu olarak muhtaç kalmışlardır. Diğer yandan ağır ekonomik şarlar da her Konyalı'nın gereğince çetnevir düzmesine fırsat vermez olmuştur.

Kaynak:
ODABAŞI Sefa, Konya Mutfak Kültürü, KTO Yayınları, Konya 2001, s.60-68

Konya Kitâbeleri ve Hat Sanatı


Konya Kitâbeleri ve Hat Sanatı
Hat Sanatı; (el Hattü hendesetün ruhaniyetin, yani: Cismani vasıtalarla yapılan ruhani hendese olup, sonsuz Allah'ımın Kalem Suresinde "Kalem üzerine andolsun" ayetiyle, "Kalem Vardır altın, kalem vardır kamış kalem de vardır hak aşkına susamış") dizeleriyle kalemin gücü ve siyah Nur'un hikmetine mazhar olmaktadır.
"Konya Kitabeleri ve Hat Sanatı" yazıma Konya Karatay (Çini Eserler) Müzesinden başlıyorum:
Karatay Medresesi, Sultan İzzettin Keykavus II. Devrinde, Emir Celaleddin Karatay tarafından, 649 H. (1251 M.) yılında yaptırılmıştır. Mimari bilinmemektedir. Osmanlılar devrinde de kullanılan medrese XIX. Yüzyılın sonlarında terk edilmiştir.
Anadolu Selçuklu devri çini işçiliğinde önemli yeri bulunan Karatay Medresesi, 1955 yılında "Çini Eserler Müzesi" olarak ziyarete açılmıştır.
Medrese Selçuklular devrinde Hadis ve Tefsir ilimleri okutulmak üzere "Kapalı Medrese" tipinde inşa edilmiştir. Tek katlıdır. Giriş doğudan gök ve beyaz renkli mermerden yapılmış kapı ile sağlanmaktadır. Kapı Selçuklu devri taş işçiliğinin şaheser bir örneğidir. Yazı ve desenlerle süslenmiştir. Kapının üzerinde Sülüs hatla yazılmış medresenin yapımı ile ilgili kitabesi yer almaktadır. Kapının diğer yüzeylerinde ise seçme Sülüs hat ayet ve Hadislere kabartma olarak yer verilmiştir.
Kapıdan, önce kubbe ile örtülü (şimdi üzeri açık) bir avluya buradan da bir kapı ile medreseye girilir. Medrese salonunun üzeri, merkezinde fener bulunan ve mozaik çinilerle kaplı kubbe ile örtülüdür. Kubbe kasnağında duvarların üst kısımlarındaki bordürlerde ve hücre kapıları üzerideki panolarda ayetler yazılıdır. Binanın batı yönündeki beşik tonozlu eyvanının kenarında Celî Sülüs Besmele ve Ayetel Kürsi yer almaktadır. Kubbeye geçiş elemanı olan üçgenler de ise Muhammed (S.A.V.), Musa (A.S.), İsa (A.S.), Davut (A.S.), peygamberlerin isimleri ile dört halifenin, Ebubekir (R.A.), Ömer (R.A.), Osman (R.A.) ve Ali (R.A.)'nın Kûfî hat sanatıyla yazılmış isimlerine yer verilmiştir. Eyvanın solundaki kubbeli hücre Celâleddin Karatay'ın türbesidir.
Medrese duvarlarındaki mozaik çinilerin geçmişte büyük bir kısmı dökülmüştür. Çinilerde kullanılan renkler, turkuaz (firuze, lacivert ve siyahtır).
Burada şunu da belirtmeden geçemeyceğim, Karatay Müzesi vitrinlerinde, Beyşehir Gölü kenarındaki Kubadabad Sarayı buluntuları arasında olan duvar çinileri, çini ve cam tabaklar ile Konya ve yöresinde bulunan Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait çini ve serâmik tabaklar, kandiller ve alçı buluntular da sergilenmektedir.
Sırçalı Medrese Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında 640 H. 1242 M. Yılında Fıkıh ilmi okutulmak üzere, Beddin Müslih tarafından yaptırıldığı, portali (giriş kapısı) üzerinde taş kabartma cel'î sülüs hüsni hat'dan anlaşılmaktadır. Medrese'nin içi turkuaz, kahverengi, mor ve siyah renkli çinilerle süslü olduğu için, Sırçalı ismini almıştır.
Eyvan kemerine ait nişin solunda ve yan kısmında bir madalyon içinde Medresenin mimarına ve çini ustasına ait şu kitabeler yer almaktadır: "Tuslu Mimar Osman Oğlu Mehmed bunu yaptı". Bu kitabenin karşıtı olan yüzeyde, Farsça olarak şu kitabe yazıl iken, zamanla çoğu dökülmüştür. Kitabenin Türkçesi (sülüs Hüsni Hat) "Hatıra olsun diye bu süslemeyi yaptım; Ben ölürüm, bu yâdigar kalır."
Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus II. Devrinde, vezir Sahip Ata Fahreddin Ali tarafından, Hadis ilim okutturulmak üzere 125879 yılları arasında İnceminare (Taş ve Ahşap Eserler) Müzesi mimar Abdullah bin Keluk'un nezaretinde inşa edilmiştir. Doğusunda yer alan taçkapı Selçuklu devri taş işçiliğinin en güzel örnekleri arasındadır. Taçkapı Celi Sülüs Hüsnü Hat'la "Fetih" ve "Yasin" sürelerinden ayetler ile bitkisel ve geometrik motiflerle süslüdür. Kubbe kasnağında Kûfî yazı ile "ElMülkülillah"ile avlunun da kapıları ve pencere alınlıkların da geometrik ve bitkisel motiflerle bezenmiş "Ayetel Kürsi" yazılıdır.
Müzede Selçuklu, Karamanoğlu ve Osmanlı devirlerine ait, taş ve mermer üzerine oyma tekniğiyle yapılmış geometrik ve bitkisel motiflerle yapı ve tamir kitabeleri, Konya Kalesine ait yüksek kabartma rölyefler, mermer üzerine işlenmiş mezar şahidesi ve sandukalar vardır.
Başkenti Konya olan Selçukluların çift başlı kartal ve kanatlı melek figürlerinin en güzel mermer kabartma mimari örnekleri de vardır.
ALÂEDDİN CAMİ'İ: Alâeddin Mamuresi, adını verdiği tepenin kuzey doğu köşesine, köşkünün güneyine kurulmuştur. Çeşitli devirlerin mimari örneklerini, (Mahvüispat) yoluyla meydana getirilen bir çok ilavelerini bu camide barındıran mamurenin mecrası Osmanoğullarının İstanbul'daki Topkapı Sarayı'ninkine benzer. Mamurede tek, muntazam bir plan aranmamalıdır.
Kapının üstünde güzel bir sülüs ile şu üç satırlık kitabe okunur: kitabenin tarih mısrasının noktalı harfleri Ebced hasasına vurulunca 1037 rakamını buluruz. Alâeddin Cami'nin tamir kitabesidir. Mâbeddde yer yer gedikler açıldığı ve münderis olduğu için 1037 H., 1889 M. Yılında II. Abdülhamid'in zamanında Konya Valisi Surirî Paşa'nın teşebbüsü ile tecdit edilmiştir.
Kitabedeki (münderis) ve (tecdid) kelimelerine dikkat etmek lazımdır. 95 sene önce cami çok harapmış. Kitabenin üstünde bir madalyon içinde II. Abdülhamidin (Elgazi)'li bir tuğrası vardır.
Kuzey cephede 3 kapı ile altı kitabe vardır:
Birinci kapı: Zarif bir mermer sövesi bulunan bu kapının eni 1,67 m. dir. Şimdi kapının eşiği yerden 3,50 m yüksekte kalmıştır. Kapının zıvanalı kemerlerinin üstünde sekiz şualı bir yıldızın ortasında güzel bir Selçuk Celi sülüsü ile dört satır halinde şu Arapça kitabe okunur: ("Bu mübarek caminin tamamlanmasını; emirelmüminin'in burhanı büyük sultan fetih babası KılıçArslan zade şehit Sultan Keyhüsrev'in oğlu Alâeddin Keykubad emretti.")
İkinci Kitabe
Birinci kapı kitabesinin sağına yerleştirilen beyaz mermere iki satır halinde şu şekilde oyulmak suretiyle yazılmıştır.: (Cel'i Sülüs) tercümesi şudur: (Mamurenin mütevellisi Atabeyî Ayaz'dır. Şam'lı Havlan oğlu Mehmed yaptı) yani Alâeddin Caminin mütevelli ve mimar kitabesidir.
İkinci kapı: Bundan sonra mabedin 4,70 m. genişliğinde asıl tak kapısı gelir. 2,15 m eninde olan kapı şimdi zeminden 2,40 mt yukarıda kalmış ve sonradan örülerek kapatılmıştır. Kapının iki tarafında birer payanda vardır. İki payandanın arasındaki açıklık 9 mt dir. Kapının iç çerçevesi morca mermerdendir.
Somak mermerden ikinci bir çerçeve birincisi sarar. Bu çerçeve Karatay kapısına benzemektedir. Kapıyı üç tarafından 42 yapraklı bir süs sarar. Her yaprağının içine Celi Süslü Hat'la Fetih Suresinin bir kelimesi yazılmıştır. Besmele'de kapının sağındaki üçüncü çerçevenin alt tarafına oyma olarak yazılmıştır. Kapının iki tarafında helezoni süslü iki gömme sütuncuk görülür. Başlıklarında yapraklar vardır.
Tak kapının mor ve beyaz mermerlerin birbirlerine yarım daire şeklinde geçirilmesiyle meydana gelen büyük kemerinde Türk taşçılık sanatının en yüksek örneğini görüyoruz. Dantelleşen bu kemerin iki tarafına mor ve beyaz mermerden kitabe şeklinde geniş süsler yapılmıştır. Karatay Medresesi kapısının kemeri ve yazıları ihtiva eden çerçevesi aynen bu kapıdan kopya edilmiştir. Yalnız buraya üç de göbek yerleştirilmiştir. Denilebilir ki bu kapı müsveddedir. Karatay'ınki bunun temize çekilmişidir.
Üçüncü Kitabe: Bu muhteşem kemerin altında devrinin nefis bir celi sülüsü ile kabartma halinde üç satırlık Arapça kitabeye göre
Bu cami mütevelli Atabeyi Ayaz'ın elinde I. Alâeddin Keykubad zamanında 617 H. 1220 M. Yılında tamamlanmıştır.
Tak kapının solunda bir kitabe yuvası vardır. Bu yuva iki mini mini sütunun ortasında ve dantel gibi zarif bir kemerin altındadır. Kitabenin üstünde altı köşeli taştan bir mozaik süs vardır. Tam ortasındaki altı şualı bir yıldıza müsenna hatla (Muhammed) kazılmıştır. Bunun etrafındaki altı beyaz mozağide kabartma olarak Sülüs Hat'la (Lâilahe İllallah Muhammedürrasulullah) yazılmış olup, bu mozayik Selçuk taşçılık sanatının çok muvaffak olmuş bir eseridir.
Dördüncü Kitabe: Bu süsün altındaki 1,90 enindeki taşta beş satır halinde şu kabartma okunur. Bu kitabeye göre bu caminin inşasını 616 yılı aylarında I. Keykavus emretmiştir. Mabedin inşasınada Mütevelli Atabeki Ayas nezaret etmiştir.
Beşinci Kitabe: Bu kitabe tek kapının sağındadır. Güzel bir kemerle süslenen bir çerçevenin içindedir. Kitabenin üstündeki mor bir taş hendesi şeklinde oyulmuş ve aralarına beyaz mermerden işlenmiş süslü parçalar geçirilmiştir. Bunların ortasında açılmış gül şeklinde bir göbek vardır. Altında da şu dört satırlık eski Türkçe Cel'i Sülüs hat kitabe görülür.
Kitabeyi şöyle tercüme edebiliriz: (Bu mescidin ve türbeyi mutahherenin yapılmasını; Emirelmüminin yardımcısı Fetih babası, Kılıçarslan zade Şehit Sultan Keyhüsrev'in oğlu Alâeddin Keykubad; Ayaz Atabeki'nin tevelliyeti ile 616 senesinde emretti.)
Üçüncü Kapı: Bu kapı muhteşem duvarın sonundan kuzeye açılmaktadır. Bu kapının üstünde burç dişleri yoktu. Bu kapı köşkün ayakta kalan eyvanının karşısına rastlanmaktadır.
Altıncı Kitabe:Kapının kemeri üstündeki mermere yerleştirilmiş bir tabak halinde yuvarlak bir çini kitabe vardır. Kitabe iki daire şeklinde o kadar güzel olmayan bir Selçuk Cel'i Sülüsü ile yazılmıştır. Dış dairede irice yazı ile yukarıdan başlamak suretiyle yazılan şu parça vardır. İç dairede okuduğumuz daha küçük yazılı kitabe dış dairedekini tamamlamaktadır. Kitabede vaktin hükümdarı Sultan Alâeddin anıldıktan sonra (Bu, peygamberin hicretinin 617. yılı aylarında Kerimüddin Erdişah tarafından yapıldı) denilmektedir.
Dördüncü Kapı: Bu kapı kuzey duvarının bittiği noktadan 16,30 m mesafede ve topraktan 1,16 m yüksekliktedir. Sövelerinde başka bir eseri mimariden alındığı anlaşılan iki taş kullanılmıştır. Sağına da üstünde yedi satırlık Yunanca kitabe bulunan bir taş yerleştirilmiştir.
Altıncı Kitabe: Kapının kemeri altındaki mermerde Selçuk Hüsnü hat Sülüsü ile bu tarihsiz kitabede yalnız [Alâeddin'in adı anılmıştır.]
Yedinci Kitabe: Mabedin dışarıdan yedinci Selçuklu kitabesi yerden 1,40 metre yükseklikte 1,60 m eninde kemerli ve içerlek bir yere konmuştur. Burası sıvandığı için bir kapı veya pencere yerimidir, yoksa bir kitabelik mi bilinemiyor. Kemerin altındaki mermerle güzel bir sülüs ile şu üç satırlık kitabe vardır:
Mihrabın üç tarafını nefis bir Selçuk, Hüsnüi Hat Sülüsü besmele ve Kürsi Ayeti sarmıştır.
Mermer mihrabın üstünde Hüsn'ü Hat Osmanlı Sülüsü ile (KÜLLEMÂ DEHALE ALEYHA ZEKERİYYAELMİHRÂB sene 1307) yazılıdır.
Çini mihrabın üstünde kûfi bir yazının çiçeklendiği, sağır kubbede şaheser Selçuk çinileriyle yıldızlı gökler aksettirilmiştir.
Bu çinilerde semânın rengi olan mavi hakimdir. Muhtelif üçgenlere ayrılan satıhlardaki mavi, ak, siyah renklerle işlenmiş zeminlere hendesenin en zor şekillerinden süsler yapılmıştır. Bu şekillerin içinde dokuzar şualı yıldızlar görülür. Kubbenin askı köşelerindeki ikişer köşede üçgen de Dübbi Eker, Dübbi Asgari tanzim ediyormuş gibi beşer şualı, yedişer ve sekizer yıldızdan müteşekkil burçlar vardır. Bediî zevki yüksek insanlar bu manzaranın karşısında heyecanın en tatlısını tadarlar.
Kapının kemerinde sanatkârın eli sert ağacı bir dantel gibi işlediği görülür. Kemerin üstündeki levhaya nefis bir kûfi ile bir satırlık kitabe yazılmıştır.
Kapının söve boşluklarındaki ve üstündeki meyillere Selçuk Neshi ve noktasız harflerle sonradan bir kitabenin işlendiği görülür.
Minberin sağ ve sol korkuluklara yukarıdaki kollardan başlayarak nefis bi Kûfî Besmele ile Kürsî ayeti ve Âli İmran Suresi ayetleri işlenmiştir.
İslâm yazısının, Batı'da plastik sanatlar içinde değerlendirilmesi oldukça yenidir. Clement Huard' ın 1908'de Paris'te yayımlanan "Müslüman Doğunun Minyatür ve Hat Sanatçıları" Leş Calligraphes etle Miniaturistes de (Orient Musulman) adlı kitabından buyana, zaman zaman İslâm Sanatı üzerine küçük incelemeler yayımlanmıştır. Ancak 1950' lerden sonra, hat sanatına lâyık olduğu önem verilmeye bağlanmış ve hat sanatı "şarkiyatçıların" (Oriontalistes) ilgi alanının dışında, sanatın evrensel nitelikleri göz önünde tutularak değerlendirilmiştir.
Yazının sanata dönüştüğü iki uygarlık vardır yer yüzünde. Uzakdoğu (Çin ve Japon) ve İslâm Ülkeleri.
Bu ülkelerden yazı, Batı'daki resim gibi, gerçek bir sanat durumuna gelmiştir: sözcüklerin anlamından çok yazının kendisi estetik bir anlam kazanmıştır. Ancak söz konusu yazı sanatlarını Batı resmiyle karıştırmamak ve karşılaştırmamak gerekir. Söz konusu resim, hat sanatına çok yakın soyut resimler olduğunda bile.
Resim ana öğesi renktir. Ne renk ne de resmin diğer öğeleri ışık "açıkkoyu" lekeler, tonlar hat sanatında vardır. Renk söz konusu olduğunda ancak süsleyici bir nitelikte olur. Dolayısıyla, hat sanatına resim gözüyle bakmak yanlıştır. Doğuşu, gelişmesi, amacı ve kuralları, resim sanatının dışında olmuştur. Yazı, resme dönüşüp bir sureti (bitki, hayvan, insan) yansıttığında bile resim değildir. Bir "yazı resimdir."
İslâm hat sanatı içinde, Türk Hat sanatının ayrı bir yeri vardır. Arap alfabesiyle, İslâmlığı kabul etmeleriyle karşılaşan ve bu dini kabul ettiklerinde de alfabesini de (büyük ölçüde) kabul eder. Türklerde hattın bir sanat durumuna gelmesi ve özellikle "Türk Hattı" diye nitelenebilecek bir yazı üslubunun ortaya çıkışı Fatih Sultan Mehmet döneminde gerçekleşmiştir.
Uzmanlar bu anlamda, Türk Hat sanatını Şeyh Hamdullah ile başlatırlar. Yakut Mustasnî'nin yazı kurallarını gözden geçiren ve onlara yeni biçimler, yeni ölçüler getiren, dolayısıyla yep yeni bir yazı üslubu ortaya koyan ilk Türk hattatı kuşkusuz Şeyh Hamdullah'tır (14361520). Hat sanatında yol açan büyük ustalardan biri de Ahmet Karahisarî'dir (14621556). Bu hattatların hat sanatına getirdikleri yeniliklere, kişisel üsluplarına baktığımızda onları yalnızca Türk Hat sanatının kurucuları olarak görmüyoruz. İslâm Hat sanatında yepyeni bîr "el" yepyeni bir üslup olarak görüyoruz. Yazılarının bir "Besmele" (Allah'ın adıyla başlarım) ya da Kuran'dan bir âyet olması, ya da Kuran'ın bir cüzü ya da tümü olması hiçbir şeyi değiştirmiyor. Çünkü bizi (hiç değilse bugün) ilgilendiren, sözcükleri değil, yazıdır,
İslâm Hat sanatında çeşitli yazı türleri vardır. Talik, Nesih, Sülüs, Kufi, Müsenna hat, Muhakkak, Rikka, Reykanî, Divani, Tuğra hat, Küfi...
Bu türlerin de bazıları birleşerek yeni bir yazı türü oluştururlar: CelîTalik, Celî Divanî, Celî Sülüs gibi. Bu arada Yunus Emre'nin şiirlerinden tarafımdan HAT SANATI'na alıntıları yazmadan geçemeyeceğim.
(Türk hattatları şu dizelerdeki duyguyu) Çizginin Gücü: Doğrusuyla, eğrisiyle
"Menzili ırak bu yolun
Bu yola kim varası
Müşkülü çok bu yolun
Bunu kim başarası"
( Yunus. Dergâh 413. s. 126 )
Çoğun Birliği Birin Çokluğu:
"Adım adım ileri
Bu âlemden içeri
On sekîz bin 'alemi
Gördüm bir dağ içinde"
(Yunus, 12.s. 110 Değişimin Dengesi)
"Gönül yüksekte gezer
Daima yoldan azar
Dışyüzüne o sızar
İçinde ne varsa ise"
(Yunus 17. s. l 17 )
"Onun nuru karanlığı
Sürer gönül hücresinde
Beş karanlık nur ile
Bir hücreye nice sığar"
(Yunus, Divan 286.S )
"Sakıngil yarin gönlün
Sırçadır sınmayasın
Sırça sındıktan gerü
Bütün olası değil"
(Yunus 45. s. 152 )
Arayış:
"Çeşmelerden bardağın
Doldurmadan kor isen
Bin yıl orada dursa
Kendi dolası değil"
(Yunus 45.s. 152)
Bazı kitabelerde: İçinde bir araya getirmişlerdir. Örneğin birinci satır Sülüs, ikinci satır Muhakkak üçüncü satır Nesih üslüpta yazılmıştır.
Tuğra ve Divanî yazı ise Türklere özgü hat türleridir.
Gerek Tuğraların, gerek Kuran'ın, gerek l8. yüzyıldan sonra gelişen levhaların tezhipleri de Türk hat ve kitap sanatı İçinde bir özellik taşır.
İslâm sanatında, özellikle "Hat'ta Rönesans (yeniden doğuş) Osmanlı Türk toplumunda ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Saraydan Tekkelere uzanan, camî levhalarında, kitabelerde, saray, çeşme süsleme seramiklerinde, mezar taşlarında, sanduka ahşaplarında, dokuma kumaşta, işlemede ve yazmada kendini gösteren hat sanatı, Osmanlı Türkü'nün en önemli sanatlarından biri (belki de birincisi) durumuna gelmiştir.
Türk hat sanatında on binlerce yaptığım inceleme ve araştırmalarımda hattın şu eski tarifi olan Cismanî vasıtalarla yapılan ruhanî hemdese ve Yunus Emre'nin şu dizelerini çağrıştırdı:
"Alimler ulemalar
Medresede bulduysa
Ben harabat içinde
Buldum ise ne oldu."
Yunus, Divan 103s.242
"Girdim gönül şehrine
Daldım derinlere
Aşk ile seyrederken
İz buldum can içinde."
(Yunus 13. s.110)
Hattat yazıya başlarken, Rabbiyessir velâtüassir rabbitemmin bilhayr'la başlar. (Allah'ım zorlaştırma kolaylaştır. Hayırlısıyla sona erdir.) Bundan sonra gerek kağıda ve gerekse taş kitabelere hat' tın bir tarifi olan ruhani hendese başlar.
"Konya Kitabeleri ve Hat Sanatı" yazıma ileriki bir tarihte Abdülaziz Mescidi, Abdülmümin Mescidi, Akıncı (Aslantaşı) Mescidi, Aksinne Mescidi, Alevi Sultan Mescidi, ve Türbesi, Amberreis Camii ve Türbesi, Aziziye Camii, BaşarebeyFerhuniye Mescidi, Beyhekim mescidi, Bulgurdede Mescidi, Sadreddin Konevi Camii ve Türbesi, Sahibata Larende Camii, Sahibata Mescidi(Dön Baba Tahirle Zühre Mescidi vs. ile TÜRBELER (Akıncı Türbesi, Kalender BabaŞeyh Ebu Bekir Türbesi, Mevlana Müzesi, Siyavuş Türbesi vs. gibi ), MEDRESELER ve DARÜLHADİSLER (İplikçi (Altunba) Medresesi, Türbei Mevlana Medresesi, Medresei Celaliye vs.) TEKKE ZAVİYEHANKAHLAR (HızırilyasAyabakan Tekke ve Türbesi, Şemsi Tebrizi Zaviyesi ve Mezarlığı vs.) DARÜLHUFFAZLAR (Akif Paşa Mektebi, Hacı Ali SeyrafiMuallimhane, Hasbeyoğlu dar'ül huffası vs.) İMARETHANELER (İbrahimbey imareti, Sultan Selim İmareti vs.) KONYA ÇEŞME Kitabeleri, HANLAR ve KERVANSARAYLAR, Konya HAMAM SARNIÇ, KÖPRÜ, DEĞİRMEN ve KÜTÜPHANE ve MÜZELERİNDEKİ Konya kitabelerini ilerideki sayılarda yayınlanabilmesi için araştırmama vesile olan Ali cenap insan, nazik ve nazenin gönül adamı, aziz dost, sanatsever Yrd. Doç. Dr. Caner Arabacı Beyefendiye teşekkürü bir borç bilirim.
KAYNAKÇA
KONYALI İbrahim Hakkı (Yeni Kitap Basımevi) Konya Tarihi
Kitabelerin Yerinde Tarafımdan incelenmesi Konya; 1964
ALPARSLAN, Ali, Osmanlı Hat Sanatı Tarihi, İstanbul 1999.
ALPARSLAN, Ali, Ünlü Türk Hattatları, Ankara, 1992.
ARSEVEN,Celal Esad, Türk Saat Tarihi, Menşeinden Bugüne Kadar, Mimari, heykel, Resim, Süsleme ve Tezyini Sanatlar, İstanbul, tarihsiz.
AYVERDİ, Ekrem Hakkı, Fatih Devri Hattatları ve Hat Sanatı, İstanbul, 1953.
T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Md.lüğü Tanıtım Broşürleri
BALTACIOĞLU, İsmail Hakkı, Türklerde Yazı Sanatı, Ankara 1958.
DERMAN, F. Çiçek, "Osmanlı Asırlarında Üslup ve Sanatkarlarıyla Tezhip Sanatı", Osmanlı, II. Cilt, Ankara, 1999. Derman M. Uğur, "Osmanlı Türklerinde Hat Sanatı", Osmanlı, II. Cilt, Ankara, 1999.
DERMAN M. Uğur, Türk Hat Sanatının Şaheserleri, İstanbul 1982.
EDGÜ Ferit, Türk Hat Sanatı (Karlamalar Meşkler), İstanbul tarihsiz.
HABİB Bey, Hat ve Hattattan, İstanbul, 1305 (1888)
RADO, Şevket, Türk Hattatları, İstanbul, (1984)
SERİN, Muhiddin, Hat Sanatımız, stanbul, 1982.
SERİN, Muhiddin, "Osmnlı Hat Sanatı", Osmanlı, II. Cilt Ankara, 1993 (Soru)
ÜLKER, Muammer, Başlanıcından Günümüze Türk Hat Sanatı, Ankara, 1987.
ÜNVER, A. Süheyl, Türk Yazı Çeşitleri ve Faideli Bazı bilgiler, İstanbul 1953.
YAZIR, Mahmud Bedreddin, Medeniyet Aleminde Yazı ve İslam Medeniyetinde Kalem Güzeli1,I, Ankara, 1972, 1972; II, Anakra 1974; III, Ankara, 1989.

KONYA EFSANELERİ


KONYA EFSANELERİ

a) Alaeddin Tepesi : Konya Selçukluların başkenti iken Sultan Alaeddin bir cami yaptırmak istedi, bunun için şehir meclisi şehrin ortasında bir tepe meydana getirilmesinin ve bu tepenin üzerine camiin yapılmasını kararlaştırdı. Bu maksatla bir toprak vergisi kondu. Herkesin hissesine düşen toprağı çuval ve torbalarla getirmesi suretiyle meydana geldi. Camiin inşasına başlandı. Bir gün Sultan Alaeddin tepeye çıktı ve şehir halkının evlerinin damlarında yarı çıplak yattıklarını gördü. Bunun üzerine tepeye yalnız camiinin yapılmasını, sarayın ise tepenin eteklerine inşasını istedi.

b) Üçler : Üç dervişe hasta olan efendileri "Sizin kısmetiniz burada kesildi, Konya'ya gidin" demesi üzerine Horasan'ı bırakıp Konya'ya göç ederler. Kale kapısına vardıklarında önlerine yüzüpeçeli derviş kılıklı bir adam çıkar ve "Gelin der ,sizin yeriniz Mevlâna Dergahı'dır, oraya yerleşeceksiniz." Yol gösteren derviş peçesini kaldırır. Bir de ne görsünler, hasta olan kendi mürşitleri değil mi? Mehmet, Mahmut ve Ahmet adlarında bu üç derviş ölünce Mevlâna'ya en yakın yere gömüldüler. Mezarlığa Fatih Sultan Mehmed zamanında Üçler adı verildi.

c) Şems'in Kuyusu : Konya'lı iki hacı Kabe'yi ziyarete giderler. Su alırken tası zemzem kuyusuna düşürerler, fakat çıkaramazlar. Konya'ya geldiklerinde aynı tası Şems'in türbedarının elinde görürler. Nereden aldın bu tası ? diye sorduklarında türbedar, Şems'in kuyusundan aldığını söyler.

d) Deve Taşı Efsanesi (Seydişehir ) : Seyyid Harun küpe dağının eteklerinde şehri kurarken bir haber ulaşır. Ilgın- Kadınhanı arasındaki Mahmuthisar köyündeki tekke de müridleri ile oturan Didiği Sultan adlı bir ermiş şeyh, ayıya gem vurarak binmiş, müridleri ile birlikte Seyyid'in ziyaretine gelmektedir. Haberi alan Seyyid Harun, müridlerini toplar, oradaki kocaman bir kayaya "Deve ol" der, deve şekline giren kayaya binerek Didiği Sultanı karşılar. Keramet ehli iki pir, Seydişehir'in girişinde buluşurlar. Didiği Sultan bindiği ayıdan iner, onu dağa sürer. Seyyid Harun'da bindiği taş deveyi çöktürür, oda iner, böylece halleşip görüşürler. Seyyid Harun'un bindiği taş deve, çöktüğü yerde olduğu gibi kalır. Yüzyıllar boyunca, deveye benzeyen bu kaya parçası, halk tarafından ziyaret edilerek efsanesi anlatılır. Devetaşı olarak bilinen kaya bu gün Aliminyum tesisleri lojmanları arasında kalmıştır.

Bu efsanelerin dışında daha çok sayıda Konya'ya ve ilçelerine ait efsane mevcuttur. Bunları isim olarak zikretmek faydalı olacaktır. "Kaşıkcı güzeli", "Nasreddin Hoca", "Güllü Baba", "Neyzen Hamza", "Dede Efsanesi", "Amazonlar Efsanesi", "İtri Efsanesi", "Yunus Efsanesi", "Tahir ile Zehre Efsanesi", "Kızlar Kayası Efsanesi" vs.

KONYA'DA EDEBİ ÖRNEKLER


KONYA METHİYESİ

Aşk u şevkle kurulmuştur binâsı Konya'nın
Anın içûn bâd-ı Cennettir hevâsı Konya'nın
Hıcrile mahbûbunu kılmış müzeyyen âşıkı
Davet etmiş destine almış Hüdâsı, Konya'nın

Hor gezer âdemleri emmâ veli irfân olur
Hafızı gayet çeri, âlimleri umman olur
Hasılı ol katre âbın nüş eden arslan olur
Galiba toprağının bu iktizâsı, Konya'nın

Açtı candan yâreyi gûş eyledik neyle kudüm
Biz anın dervişiyiz inkârımız yok bil-umüm
Şah-ı kutb'ul ârifin'dir Hazret-i Mollâ-yı
Rûm Şüphesiz makbûl Hak'tır evliyâsı, Konya'nın

Bülbül elhan eylemez bu beldede vakt-ı seher
Zikr-i Mevlâna'ya mâni olmuş ol mürg meğer
Heft-i kişverde hezârân âşık " Ya Hû " çeker
Zümre-i nâdân değildir müptelâsı, Konya'nın

Evliyasın eyleyim dersen bir bir hesab
Eylesem icmal, tafsilin olur bin cilt kitab
Sen de eyla bâb-ı Mevlâna'ya durma intisâb
Ordadır âşıkların açık livâsı, Konya'nın

Konya'da Eflâtun misâli vardır çok ricâl
Gösterir Âyine-i İskenderî'den hûb cemâl
Bulunur civâr-ı Mevlânâ'da erbâb-ı kemâl
Her şebin, rûz eylemiş Şems'in ziyâsı, Konya'nın

Kış olunca donanır ahbâbile vahdet-hâneler
Kurulup pazar-ı aşk mamûr olur kâşâneler
Şem'i aşkın yakar pervâz eder pervâneler
Yaz olunca var Meram üzre safâsı, Konya'nın

Aşık Şem'i


GAZEL

Bülbülden nida geldi güllere
Sefasın sürmeden geçti gidiyor
Eftadeler yalın ayak yollara
Ağlayı ağlayı düştü gidiyor.

Bahar Eyyamında bülbül sesinde
Çıkarmış perçemi fimü fesinde
Eyvâh! Gönül kuşu can kafesinde
Pervaz ede ede uçtu gidiyor

Gönüller babında belsin paşasın
Mevlam ömür versin binler yaşasın
Yetiş ey bî-vefa helallaşasın
Şem'i ecel câmın içti gidiyor.

Aşık Şem'i

KONYA

Yoluna kurban olduğum,
Aziz bildiğim evlattan
Şanın, şöhretin dört yana,
Koşa gelmede milâttan....

Dört ufkundan mühür mühür,
Hayaller fışkıran şehir..
Bağrında koca bir nehir
Akadurur, hububattan..

Sen ney, dilinde uhrevi,
Mevlâna'nın aşk alevi,
Dile getir Keyhüsrevi,
Nağmeler sun, Keykubat'tan.

Toprak görünüşü hiçe,
Verdiğin zevk yeter içe.
Ey yeşil taşa, kerpiçe,
Destanlar söyleten vatan...

Feyzi HALICI

KOŞMA
Bir şirin şivekâr aklımı aldı
Melek midir, huri midir yar mıdır
Vücudum şehrine vel vele saldı.
Fiğan mıdır, feryadmıdır zar mıdır.

Henüz girmiş dilber onüç yaşına
Çoğunu bend etmiş sırma saçına
Terlemiş memeler koynun içinde
Elma mıdır, turunç mudur, nar mıdır.

Bağrım yakdı benim ol bağrı çelik
Kesilmiş her yanı sımsıkı ilik
Bir güzelde olmaz böyle güzellik
Penbe midir, sepen midir, kar mıdır

Sururi der hublar tüccarı oldum
Bazar-ı aşk içre birisin buldum
Hasılı ömrümü verdim de aldım
Zarar mıdır, ziyan mıdır, kâr mıdır.

Silleli SURURİ


KOŞMA

Sevdiğim düşürme beni dillere,
Sırrımı aleme ifşadan sakın,
Varupta meylini ellere verme,
Sevdalı başımı kavgadan sakın.

Derdi aşkın gibi bir müşkil beter,
Var mıdır dünyada ey bağrı mermer,
Hatıra gelmez mi ol hul mahşer,
Huzuru divanda davadan sakın.

Silleli SURURİ


KONYA DESTANI

Sabahtan vardım Konya'ya
Baktım cihana uyanık !
Kimi binik, kimi yaya.
Baktım meydana uyanık.

Sabahtan akşama kadar.
Didinir terler, çabalar.
Uyanık bütün babalar.
Oğul, kız, ana uyanık.

Karatay, İnce Minare,
Dolaştım hep birer kere
Her köşeye, her esere
Bakındım râna uyanık.

Baktım tarihe, zamana.
Baktım Alâeddin Han'a
Baktım o büyük insana,
Kılıç Aslan'a uyanık.

Şehirde herkes ayakta,
Kepenekler kaldırılmakta
Askeri, mektebi sokakta.
Baktım her yana uyanık.

Konuşursan bir kelime,
Kavuşursun bin selâma.
Lafızda şive var ama,
Fikirde mâna uyanık.

Alâeddin Tepesi'ne
Çıktım tarihin sesine
Selçukluların türbesine
Baktım amenna uyanık.

Görünmez bir debdebede,
Gönüllerden bir türbede,
Yeşil üsküflü kubbede,
Uyur Mevlâna uyanık.

TECER'im bu nasıl hülya;
Uyanırken gördüm rüya.
Eski Konya, yeni Konya.
Göründü bana uyanık !

A. K. TECER


KUBBE-İ HADRA'DAN

Her etek tennûredir,
Her satır bir sûredir,
Her edâ mânâ demek....
Konya Mevlâna demek !

Gel ki yollar boş değil;
Her nefes ney, her yeşil
Kubbe-i Hadrâ demek
Konya Mevlâna demek !

Türk alırken Asya'yı
Mevleviler Konya'yı
Etmiş istilâ demek.
Konya Mevlâna demek !

Burda yer, gök ihtizaz
Burda boş dönmez niyaz;
Burda yoktur " lâ " demek...
Konya Mevlâna demek !

Kar döner, rüzgar döner;
Yol döner, yollar döner...
Yok bir istisnâ, demek..
Konya Mevlâna demek!

Arif Nihat ASYA


YERKÖPRÜ

Dağları aşarak indik vadiye,
Yolların yenidir canım
Yerköprü Başlangıca doğru bakıp geriye,
Bir hatıra oldun gülüm Yerköprü

Hidroelektirik santrallerin
Gelirdir ülkeme üretkenliğin
Yıllarca eksilmez senin değerin
Torosların süsü yeşil Yerköprü.

Nizameye kapısında bekçisi
Mermerler içinde şirin camiisi
Arkasında koca devlet hamisi
Dağlara yaslanmış büyür Yerköprü

Gezilip görmeye değer bir köşe
Goncalar dağılmış yaramaz işe
Gördüm bir okul ki komadı neşe
Meğer taşımalı olmuş Yerköprü

Seçmâni bu elde ömür tükenmez.
Havası çok güzel, kışı dokunmaz.
Pahalıdır, bu yerlerde satılmaz.
Değerin kaç para canım Yerköprü

Ali Seçmen ÇEVİK


EFENDİM'E MEKTUP

Alev alev yanıp duran içimde
Haşmetindir yâ Hazreti Mevlâna !
Ezer beni her gün başka biçimde
Firkatindir yâ Hazreti Mevlâna !

Gün olur güneşler kaplar cihânı
Bir ilâhi neş'e sarar her yanı
Bulunur her türlü derdin dermânı
Vuslatındır yâ Hazreti Mevlâna

Âşıkların gözyaşını dindiren
Susamış kalblere suyu indiren
Aşkı rûha ışık gibi sindiren
Rahmetindir yâ Hazreti Mevlâna!

Yıllardır kapında bekler bu benden
Keremkâr sultansın, Efendi'msin sen
Eşiğinde bir âciz baş görürsen
NUSRET'indir yâ Hazreti Mevlana

Halide Nusret ZORLUTUNA

KONYA 20.YÜZYIL BAŞLARI


M. SABRİ DOĞAN

"Yirminci yüz yıl başlarında Konya 120 mahalle, 8937 hane ve 54.630 nüfustan oluşan kış mevsimlerinde çamur, yaz mevsimlerinde toz deryası kocaman bir köy gibiydi. Rumların mübadeleye tabi tutulmasından sonra bu tarihi şehrin nüfusu 35.000'e kadar düşmüştür.

YOLLAR

Ulu Irmak'tan başlayan şose eski Saman Pazarı'na kadar gelir, buradan başlayan Arnavut kaldırımı Kayıklı Kahve, İstanbul Caddesi'ni izleyerek Numune Fırını önünde biterdi. Buradan tekrar başlayan şose Hacı Hasan başından kıvrılarak Musalla Bağları'nda tamamlanır ve şehri ortadan ikiye bölerdi. Hükümet Meydanı'ndan başlayan dar bir sokak eski Belediye Sarayı'nın önünden Arapoğlu Makası'na kıvrılır, şimdiki Zafer Alanı'ndan geçerek Atatürk Müzesi ve Atatürk Anıtı'ndan İstasyona kıvrılır, iki tarafı ulu çınar ağaçlarıyla süslü düzgün bir şoseden İstasyona ulaşırdı. Köprübaşı'ndan Sedirler'e ve Sokak Başı'na giden cadde ile yine aynı başlangıçtan Şeyhaleman Yöresi'ne, Mevlana Müzesi'nden başlayan Selimiye, Larende Caddeleri İstasyona oradan da Meram'a uzanan cadde ve yollar bakımsız, tozlu, şoselerden oluşurdu. Türbe önü ve Kadılar Sokağı ve Meram aristokrat ailelerin topluca bulundukları semtlerdi. Bir adam övüneceği zaman "Türbe önünde evi, Meram'da bağı var" diye övünürdü. Sırçalı Medrese Caddesi'nin sağ ve solunu teşkil eden mahallelerde Rumlar, Kız Öğretmen Okulu'nun da bulunduğu vali İzzet Bey Caddesi'nin sağında ve solundaki mahallerde Ermeniler otururdu.

MAHALLELER

O sıralarda Konya'da 120 mahalle vardır. Bunlardan bazılarının isimleri şöyledir; Şerafettin, Gökbaş, Aymanas, Şemsi Tebrizi, Kubbeli Mescid, Yermeni, Hacı Eymur, Kösekadı, İçkale, Kalaicelp, Zeyle, Aksinne, Esenli, Lorgoğlu, Abdülaziz, Altınçeşme, Yeni Kapı, Koca, Karayük, İbni Şahin, Akıncık, Asapsinan, Cirkapire, Muhtar, Seyhamet, Henigah, Kemalgarip, Cılakestan, Kocahasan, İhtiyerrettin, Kerpbaşı, Dikendik, Sırçalı, Şeyhsadrettin, Öyle benladı, Tolcu katip, Debbağhane, Ferkuniye, Hacı emir, İç Kale, Şeker Furuş, Şükran, Kürkçü, Hocabey, Topraklık, Hocacihan, Yeni mahalle, Sakahane, Sakip, Sedirler, Kapı Çeşmeci, Persunpaşa, Hanferruhaksinne, Denkes, Heryele, Kamlı, Abdülvehap, Koyunpazarı, Anberreis, Güleşçiler Tekkesi, Medrese, Larende Kapıiçi Aksaray, Ahmet Falik, Mahmutdede, Yediler, Tekkeci Emir, Karagül, Dursunoğlu, Çifte Merdiven, Haydari Hamza, Turşucu, Hoca Habib, Durak Fakih, Atarlar, Affenbeyi, Muhtar, Çeşme Kapısı, Karabaş, Mallamup, Pürçüklü, Şehaleman, Molla Arap, Kalucik, Aymuncuoğlu, Karaaslan, Şemsettin, Sarıyakup, Bezihan, Pir Ahmetoğlu, ibnrişah, Türbe, Alemdar. Bugün bu mahallelerin büyük bir bölümü eski adlarını korumakta bazıları da değişmiş bulunmaktadır.

KENAR MAHALLELER

İnce Minare'den itibaren fuarın sağ ve soluna düşen Yıkık Mahalle ile Nalçacı Caddesi'nin arkasında kalan Persana, Araplar, Sedirler Mahallesi, Tekkeli sokak eski adı carcaran olan şimdiki Doğanlar mahallesi şehirden adeta tecrid edilmişti. Bu mahalle sakinleri de her nedense kendilerinin ayrı bir kentin insanları gibi görürlerdi. Şehir halkıyla içli dışlı bir birleşimleri yoktu. Göçmenlerle mesken olan İhsaniye, Garipler, Muhacir pazarı halkları da şehir halkıyla birleşimi olmayan mahallelerdi.

ALAADDİN BULVARI

Şimdi Alaaddin Bulvarı olan cadde bundan 100 yıl önce arnavud kaldırımlı daracık bir sokaktı. Hükümet konağından itibaren batıya doğru yüründüğünde Kayalı Park'ın bulunduğu yer İplikçi Camii'ne kadar medreselerle dolu idi. İplikçi Camii'nin bitişiğinde iki katlı ahşap bir bina vardı. Alt bölümü Merkez Kıraathanesi üst bölümü Merkez oteli idi. Buradan itibaren Belediye Sarayı'na kadar olan bölümünde de yine medreseler vardı. Yine Hükümet Konağı'ndan itibaren Şerafettin Camii'nin kıblesi önü mezarlık, mezarlığın bitişiğinden sonra yine medreseler ve eski sanat mektebi, yine bir medrese, Hayat Apartmanı'nın bulunduğu yerde yine bir medrese, bundan sonra eski Marif Evleri gelirdi. Gazi Mustafa Paşa İlk Okulu'nun bulunduğu yerlerde bir medrese vardı. Bu cadde, Belediye Sarayı'nın bulunduğu noktaya geldiği zaman yol ikiye ayrılır; biri sağa eski Kız öğretmen Lisesi şimdiki rektörlük binası yanından uzar, diğer yol Arapoğlu Makası'na giderdi. Alaaddin etekleri saray kalıntısının bulunduğu yerden itibaren eski Gazi Mustafa Kemal Paşa İlkokulu ile Belediye Sarayı'nın önlerine kadar yayılırdı. Eski II. Ordu Komutanlığı'nın önünden gelen cadde Zafer Alanı'na kadar yine Alaaddin Tepesi'nin eteklerini oluştururdu. Buraları bir takım ahşap evler ile dolu idi. Şimdiki Ordu Evi'nin bulunduğu yerde de bir kilise vardı. O evlerle birlikte bu kilise de yıktırılmıştır. Bu caddenin açılıp düzenlenmesi çok uzun yıllar almıştır.

ALAADDİN TEPESİ

1925'lerde Alaaddin tepesi yer, yer çukurlarla dolu toz toprak içinde kupkuru bir tepeydi. Evlendirme ve düğün salonunun bulunduğu alan Ordu Evi'ne kadar dümdüz bir alandı ve zamanın gençleri burada futbol oynardı. Alaaddin Cami de bakımsız kendi haline terkedilmiş bir durumdaydı. Yakılıp yıkılan Belediye Sineması şimdi büyük değişikliklere uğramış olan Ordu Evi binaları sonradan yapılmış ve bundan sonra ağaçlandırılmıştır. Alaaddin Tepesi 30 yıl içinde pek çok değişikliklere uğramış, eski belediye reislerinden rahmetli Muhlis Korner Hoca'nın bu tepeye çok emeği geçmiştir. Her belediye başkanlığına getirilişinde tepeye yeni bir şeyler eklemiş ve burasını imar etmeye gayret sarf etmiştir ki, tepesinin çevre duvarları da onun zamanında yapılmıştır. Yine eski belediye başkanlarından Rüştü Özal zamanında ağaçlandırmış yukarıdaki havuzda onun zamanında yapılmıştır. Alaaddin Tepesi layık olduğu ilgiyi Yılmaz Kulluk'tan görmüştür.

ZAFER MEYDANI

Kazım Karabekir Caddesi, eski Doğum Evi'nden itibaren sağlı sollu harabeydi. Beyhekim Mahallesi'nin bulunduğu yere "Zindan Kale" derlerdi ki derin, derin çukurlarla doluydu ve köpeklerin uluduğu bir yerdi. Devrim İlkokulu ile şimdiki Mareşal Mustafa Kemal İlk Öğretim Okulu'nun bulundukları yerlerse bu Zindan Kale'nin en ıssız yerleriydi. Şato Form'un bulunduğu üçgende kireç ocağı vardı. Şato Form'un karşısındaki karayollarına ait bahçenin bitişiğindeki sokağın sol köşesinde bir çeşme vardı. Anıta doğru giden geniş cadde, Gazi Lisesi'nin Bahçesi'nden daha çukurdu. Karayolları Bahçesi'nin bulunduğu yerle Şeyh Sadrettin Konevi'nin Camii ve Türbesi'nin arkası Askeri Hava Hastanesi'nin bulunduğu yere kadar mezarlıktı. Konevi Camii ve Türbesi'nin karşısındaki sokak sağlı sollu bir mahalle teşkil eder bu mahalleye "Şeyh Evi" derlerdi. Issız,kervan geçmez, konak konmaz yerleri buralar.

ESKİ FUAR ALANI

Şimdiki Fuar'ın bulunduğu yerde Konya'nın ünlü bahçesi Dede Bahçesi vardı. Yaz mevsimlerinde bu şehrin tek yeşil gezinti yeriydi. Özellikle hafta tatili günlerinde burası çok kalabalık olurdu. Genci, yaşlısı buraya gelir ve tatilini burada geçirirdi. Pek alımlı bir görünüşü yoktu. Dede Bahçesi'ne gidiş şöyle olurdu; İnce Minare'nin sağındaki sokaktan doğruca yürür, sağa sola kıvrılarak daracık başka sokaklardan geçilerek, bir çıkmaz sokağın tam ortasına kurulmuş olan iki kanatlı büyük bir kapıdan yüz metrelik bir soşeye girilirdi. İşte Dede Bahçesi burası idi. Dede Bahçesi'nde yerini hala koruyan havuzun etrafı sonradan düzenlenerek pist haline getirilmiş ve burası zaman, zaman sünnet ve evlenme düğünlerinin şahitliğini yapmıştır. Eski giriş kapısından havuza kadar uzayan şosenin bitimde kayalı bir fıskiye ile bu fıskiyeye bitişik yapılan yüksek bir kameriye vardı ki yapılışları daha da önceleridir. Daha sonraları bu kameriye yıkılmıştır.

ANIT ALANI VE İSTASYON

Zafer Alanı'nda başlayan yol Atatürk Müzesi eski Gazi Lisesi'ni izleyerek Anıt'a kıvrılır ve İstasyona ulaşırdı. Yine eski İl Kitaplık Binası'nın önündeki park geniş yeşil idi. Kameriyeli güzel bir bahçe idi. Adına Millet Bahçesi denilirdi ki burası hep kapalıydı. Bayramlarda seyranlarda halka açık bulundurulurdu. Muhteşem bir kapısı da vardı. Sonraları bu bahçe bozulup küçültülmüş şimdiki haline getirilmiştir. Kapısı da İmam Hatip Okulu'na monte edilmiştir. Anıt'tan itibaren başlayan İstasyon Caddesi ise adı bir şose almasına rağmen bir başka havası bir başka güzelliği vardı. Sağlı sollu ikişer sıra yetiştirilmiş ulu, ulu çınar ağaçları caddenin ortasına güneş düşürmez rahmetli belediye başkanlarından Dr. Muhsin Faik Dündar'ın Belediye başkanlığı sıralarında düzenlenip çiçeklenen kaldırımlarda dolaşmak, o ulu çınarların kokusunu duymak insana büyük bir huzur verirdi. Bu güzelim ulu çınarlar 1956 yılında dipten budanıp güya cadde genişletilmiştir. Halbuki o yıllarda caddeye çınarlara dokunmadan ikinci bir cadde eklemek ve caddeyi güzel ve geniş bir bulvar haline getirmek pekte mümkün idi. 1935'lere kadar Konya Tren İstasyonu şehrin "teferrüş" yani gezinti yeri idi. Özellikle tatil günlerinde posta treninin geldiği saatlerde, garda iç bölümü genç kızlar ve erkeklerle yolcu karşılayan ve yolcu uğurlayanlarla dolar taşardı.

ÇARŞI

Şehrin çarşısı Kayıklı kahve'den başlar-şimdiki yeni pazarın kuzeyindeki üçgen boşlukta altları dükkan üstleri kahve olan bir bina vardı, bu binaya Kayıklı Kahve denirdi.-Numune fırını'nın önünde tamamlanırdı. Attarlar Çarşısı Tevfikiye Caddesi'nin sağ ve solu, eski Odun Pazarı civarı kunduracılar sitesi, dülgerler sitesi ve Türbe Caddesi Konya Çarşısı'nın tümünü teşkil ederdi. Türbe Caddesi Konya'nın Beyoğlu idi. Dükkanları çoğu boş idi. Aziziye Camisi'nin doğusundaki yerde belediyenin "ihtisap "denilen bir pazarı vardı. Burada köylüsü ve yerli üreticinin ürettiği her türlü yiyecek maddesi satılırdı.

MEZARLIKLAR

Öğretmen Evleri'nden başlayarak Söylemez Konağı'na kadar olan Eski Sanat Enstitüsü, Meram Anadolu Lisesi, eski Ticaret lisesi ve Pazar yerini de içine alan geniş saha "Yüksek Mezarlıktı". Sahip Ata Camii ile Söylemez Konağı civarında bulunan alan iri bir çukurdu. Güney bölümünde belediyenin mezbahası vardı. Hayvan kanları yağmur sularıyla kesişerek bu çukurda toplandığı için de adına "Kanlı Göl" denilirdi. Necati Bey İlkokulu'nun bulunduğu yerle, eski Ticaret Borsası'nın bulunduğu ada, Eski Buğday Pazarı'nın batısına düşen ve hale kadar olan adalar, Büyük Eczane'den Boncuk Camii'ne kadar olan bölüm Hakimiyet-i Milliye İlkokulu'nun bulunduğu yerle, okulun kuzeyine düşen eski belediye dükkanlarının bulunduğu yer, eski garaj, Pazar yeri, Şeraffettin Camii'nin batısındaki parkla güneyindeki yeşil alan ve Şems Parkı tamamen mezarlıktı. Şimdiki Üçler, Şeyhaleman, Yediler, Araplar, Musalla, Hacı Fettah, Uluırmak Mezarlıkları ise o zamanlarda da vardı. Bu mezarlıklar hep Müslüman mezarlıkları idi.

BELEDİYE

100 yıl önceki Belediyenin gözle görülebilen iki hizmeti vardır. Birisi Tanzifat yani temizlik işleri, diğeri Belediye zabıtası idi. Zabıtanın 10 kişilik bir kadrosu vardı. Ancak bu 10 kişilik kadro ile belediye üzerine düşen işi görevi yapardı. Halkın memurlara büyük bir saygısı vardı. O günkü zabıta kadrosundaki memurlardan bazıları şunlar idi: Kavaklı Ahmet Ağa, Alişan Ağa, Abdurrahman Efendi daha sonraları bu kadroya geçmiş olan deli Refik ile Parmaksız Şükrü Efendi. Tanzifat yani temizlik işleri pek ilkeldi. İki tekerlekli üstleri sözde kapalı at arabalarıyla şehrin çöpleri toplanırdı. Yaz mevsimlerinde ortasına bir varil oturtulmuş yine iki tekerlekli at arabalarıyla çarşılar sulanırdı. Bir işçi arabanın atını çeker, başka bir işçide arkaya doğru meyillice oturtulmuş bulunan varile bağlı bir süzgeci olanca hızıyla sağa sola sallar süzgeçten akan sular sokakları caddeleri sulardı. O yıllarda kışlar kışlığın gereğini, yazlarda yazlıkların gereğini yerine getirirlerdi. Başka bir deyimle kışlar bol yağışlı ve soğuk, yazlarda çok sıcak geçerdi. Havalar ayakları çıplak kolları sıvalı tanzifat işçisinin arabalı varilinde su tükendiği zaman sulamaya başladığı nokta çoktan kurumuş olurdu. Ama yinede bir serinlik sezilirdi. İlk arasöz gelip de o arnavut kaldırımdaki hayvan gübreleriyle tozu toprağı o zamanın kaldırım kenarlarına iterek uzun mesafeleri sulaması önceleri şehir halkının şaşkınlığına sebep olmuştu. Şerafettin Camii'nin kuzeyindeki Darulhuffaz yapısının arkasına düşen yer Tanzifat Müdürlüğü idi. İtfaiye burada bulunurdu. İtfaiye ve temizlik işçileri ve hayvanları burada barınırdı. Ahır kokusu ta gerilerden insanın burun direğini kırardı. Yangınlar eski usul tulumbalarla söndürülmeye çalışılırdı. Yangın söndürme cihazları ilk arasöz 1928'lerden sonra Konya'ya geldi.

İHTİSAP ÖNÜ

Birde İhtisab vardı ki bu pazarı Belediye gözetlerdi. İhtisab'a çokça köylü vatandaşların getirdikleri tulum peynirler; teneke, teneke pekmezler; kazan, kazan sade yağlar; çuval, çuval kuru üzümler, nohutlar, kuru fasulyeler; çuval, çuval dolusu bulgurlar ve diğer gıda maddelerinin satışları yapılırdı. Alıcılar alacakları maddenin sıkı bir pazarlığına girişler; in aşağı, çık yukarı ortalama bir fiyat üzerinde anlaşırlardı. Bundan sonra hemen aralarda dolaşmakta olan belediye kantarcısına "baş" vererek satışı yapılan malın tartısını isterlerdi. Bir elinde kantarı, bir elinde sırığı alan belediye kantarcısı kantar sırığını alım satım yapanların eline tutuşturur, onlarda sırığı iki uçlarından omuzlarına alır; kantar çengeli bu sırığın ortasına getirilir, yine kantarın diğer iki sivri çengeli de tartılacak olan çuvalın yanlarına saplanarak kantarla birlikte kaldırılır ve böylece satılan mal tartılırdı. Tartı işi bittikten sonra kantarcı malın cinsini fiyatını, ağırlığını ve para tutarını matbu bir pusulaya yazar belediye resmini de keserek tutarı tahsil ederdi.

ŞEHİR İMAR PLANLARI

Mehmet Muhlis Korner 1919-1923 yıllarında Belediye başkanı olduğu sıralarda Iskarta adlı bir İtalyan mimar mühendise bir şehir imar planı yaptırmış ve bu plan 53 pafta halinde aydınger kağıt üzerine çini mürekkebi ile çizilmiştir. Eski Millet Bahçesi ile eski İstasyon Caddesi ve Karaman Caddesi bu plana göre düzenlenmiştir. 1945 yılında Mehmet Muhlis Korner tekrar belediye başkanı seçildiği zaman bir şehir imar planı yaptırılması söz konusu olmuş ve bu planı hatırlayarak onu buldurmuştur. Başkanlık ve o zaman ileri gelen belediyecileri tarafından incelenen bu plan saklanmak üzere özel olarak yaptırılan bir dolapta saklanmıştır. Belediye başkanı sayın Yılmaz Kulluk zamanında bu plan bir çok kere aranmışsa da maalesef bulunamamıştır. İkinci imar planı 816 hektarlık bir alanı kapsayan 17 paftadan oluşmuştur. 1946 yılında yürürlüğe giren bu plan yüksek mühendis Asım Kömürcü tarafından yapılmış ve 1954 yılına kadar uygulanmıştır. 3. plan 912 hektarlık bir alanı kapsamış ve 19 paftadan oluşmuştur. 1954 de yürürlüğe girmiş ve 1960 yılına kadar uygulanmıştır ki müellifleri yüksek mimar Ferzan ve Leyla Baydar'lardır. 4. Plan ise Baydar'ların planının İmar ve İskan Bakanlığı tarafından bir revizyona tabi tutulmasından ibarettir ki bu planda 1966 yılına kadar uygulanmıştır. 5. imar planı olarak İller Bankası aracılığıyla ve müsabaka sonucu yüksek mimar Yavuz Taşçı ve Haluk Berksan tarafından yapılmış ve 1966 yılında uygulamaya geçmiştir. Daha sonra uygulanman plan ise 9.500 hektarlık bir alanı kapsamakta bu alan bitişik alan ile 20.000 hektarı bulmaktadır.

FAYTONLAR

Eski dönemin tek binek arabası olan fayton arabası bakımlı ve görkemli vasıtalardı. Bir çift süslü kuşamlı küheylan gibi atların çektikleri bu gıcır, gıcır arabalara binmek bir zevkti. Faytonlar iki çeşit olurlardı. Birisi körük arabaları diğeri kupa arabalarıydı ki bunlar kapalı olurlardı. İçleri kadife döşemeli kapılarıyla birlikte, basamakları da açılıp kapanan kupalar zamanın en lüks ve en pahalı vasıtalarıydı. Genellikle baba evinden koca evine giden gelinler bu kupa arabalarına bindirilirdi. Yabancı gözlerden uzak tutulurdu. Gençliğin tatil günlerinde en belli başlı eğlencesini sinemaya gitmek veya özellikle yaz mevsimlerinde bir arabaya binip şehir etrafında tur atmak teşkil ederdi. Bir kaç arkadaş bir körük arabası kiralar, hükümet alanından İstasyon, İsmail Paşa Değirmeni'ni takiben İhsaniye, Devlet Hastanesi önünden yine Hükümet Alanı'na dönerdi ki bu geziler içinde sadece 25 kuruş ödenirdi.

NAKLİYAT

Eskiden nakliyat develerle yapılırdı. Bir adamın zenginliği Konya söyleyişiyle "Gater, gater develeri var" diye anlatılırdı. Bu nedenle şehrin iç bölümlerinde bile bu işle uğraşanların geniş develikleri vardı. Deve sahipleri develerinin burada barındırır; burada yedirir, içirirdi. Yabancı yerlerden gelen deve kervanları ise Eski Saman Pazarı'ndaki geniş alanda konaklardı.

EĞLENCE YERLERİ

Yirminci yüzyılın başlarında Konya'nın eğlence yerleri pek sınırlı idi. İlk sinema Sanat Mektebi'nin bahçesindeki bir salonda açılmıştı ki burası şimdi Karatay Lisesi ile Merkez Bankası'nın arasında kalan yerdir. Bu sinemayı Sanat Mektebi yönetiyordu. Bundan sonra belediye Alaaddin Tepesi'nin kuzey eteklerinde çok güzel bir sinema binası yaptırmıştı. Bu sinema sesli ve sessiz filim dönemlerinde uzun yıllar Konyalının eğlenme ve öğrenme ihtiyacını karşılamıştır. Sinema binası geniş bir salon, 2 katlı 24 loca içeriyordu. Sinemanın seçkin bir seyircisi vardı. O dönemin film konuları pek seçmeydi. Bu sinema daha sonra yakılarak yıkılmıştır. Belediye sinemasından sonra bir aralar Ordu Evi Sineması da çalışmış ise de ordunun ticaret yapamayacağı gerekçesiyle bu sinema halka kapanmıştı. Bundan sonrada Yeni Sinema faaliyete geçmiştir. Yeni Sinemadan sonra da Şahin, Ferah, Saray, Zafer, Rüya, Park, Büyük Sinemaları faaliyete geçmiştir. Ayrıca bir hayli de yazlık sinema vardı. Konya'nın ilk sinemaları bunlardır.

İLK ELEKTRİK

Elektrik Konya'ya ilk defa 1927 yılında gelmiştir. Daha önceleri geceleri gaz lambalarının soluk ışıkları altında geçiren Konyalılar, uygarlığın ana direklerinden biri olan elektriğe kavuştukları zaman bunu büyük bir lüks sanmışlar, birbirinden göre, göre ve birer, birer evlerine alınarak sadece aydınlatma işinde yararlanmışlardır. Sonraları elektrik sanayide de kullanılmaya başlanmış ve 2. dünya savaşı yıllarında ve büyük ölçüde elektrik sıkıntısı çekilmiştir. Dere'deki elektrik santrali belediyenin de hissedarı olduğu bir şirket tarafından kurulmuş ve bir Macar şirketine ihale olmuştur. Yaşlı Konyalıların anlattığına göre Dere Hidroelektrik Santralının yapımı sırasında genç bir Macar mühendis arnavud kaldırımlı yada toprak sokaklara ağaç elektrik direkleri dikmek üzere görevlendirilmişti. Bu mühendis Türkçe bilmiyordu. Direk dikme işlerinde çalışan amelelere bağırıp, çağırır ve müstehzi bakışı fırlatır, küçük görürdü. Bu anektod da şu anlama gelmektedir ki o zamanlarda belirli aralıklarla elektrik direği dikecek adamımız bile yoktu. Dere Santralı kurulup işletmeye açıldıktan çok kısa bir süre sonra okuma yazma bile bilmeyen elektrik uzman veya teknisyenleri yetişmiş ve santral Konya'nın yerli teknisyenleri eliyle işletmiştir. Bilindiği gibi Dere Santrali zamanla yetersiz kalmış, Eski Meram Yolu üzerinde bulunan motorla çalışan bir fabrika daha kurulmuştur. Zamanla bu da yetersiz kalmış Göksu Elektrik Santrali kurulmuştur. Konya'nın elektriği T.E.K. kuruluşuna bağlanıncaya kadar sıkıntılı günler geçirmiştir.

KONYA BEYŞEHİR



Sultanların Beylerin Şehri; Beyşehir
Yalnızca İç Anadolu'nun değil, ülkemizin en güzel yörelerinden biri Beyşehir Gölü, dağları, mağaraları, ormanları, binlerce yıllık tarihi ile gezginlerin "görmeden ölme" diyebilecekleri eşsiz bir yurt köşesi. Konya Antalya, Konya Isparta yolları üzerinde önemli bir kavşak noktasında olan Beyşehir doğada, tarihe, dağcılıktan mağaracılığa bir turistin, gezginin talebine yanıt verebilir. Fasıllar'da, Eflatunpınar'da tarihin derinliklerinde yitip gidebilir, İslibucak'ta ulu çamların altında yorgun bedenini dinlendirebilir. Dağların eteklerinde yurt tutmuş göçer yörüklerin yol hikayeleri ile kendinden geçebilir.
Eskiçağda adı Pisidia olarak geçiyor. Beyşehir'in 10 km. kuzeybatısındaki Erbaba höyüğünde yapılan kazılarda M.Ö. 5000'li yıllara dayanan buluntular ele geçirilmiş. Hititler'ler iki büyük anıt bırakmışlar Eflatun pınar ve Fasıllar'da. Roma ve Bizanslıların da izleri var.
11.Mesud döneminde Eymür Türkmenleri bu çevreye yerleşmiş. Selçuklu Sultanı Alaaeddin Keykubad Alanya yolculuğu sırasında bölgeyi gezmiş, güzelliğine vurulmuş ve mimar ve av amiri Saadettin Köpek'e Kubadabad sarayını yaptırmış.
1258 den sonra Eşrefoğulları'nın etkisi artmaya başlamış. Moğol istilacılarına karşı direnen iki büyük Türk soyu Karamanoğulları ve Eşrefoğulları olmuş. Eşrefoğulları'nın ilk merkezi Gurgurum (Gökçimen) iken Seyfettin Süleyman Halil Bey merkezi şimdiki Beyşehir'e taşımış. 11.Süleyman Bey'in 1326 da öldürülmesi ile beylik yıkılmış. Karamanoğulları ile Osmanlılar arasında sık sık el değiştiren Beyşehir Karamanoğullarının yenilgisiyle tamamen Osmanlı hakimiyetine geçmiş, 1872 yılında da belediyelik olmuş.
Beyşehir'deki en önemli tarihi anıtlardan biri M.Ö.13.yy.da Hititler tarafından yapılan Eflatun pınar anıtı.7 m eninde, 4 m yüksekliğinde yapılan anıtın doğusundan kaynayan su anıtın önünde küçük bir göl oluşturuyor. İlçeye 22 km. uzakta Sadıkhacı beldesinde olan anıt İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından restore ediliyor.
Yine Hititlerden kalma Fasıllar Anıtı ise ilçeye 18 km. uzakta olan Fasıllar köyünün batısından. Yöre halkının Beşikkayası dediği dev tanrı anıtı yere yatar durumda ve 70 ton ağırlığında. 1960'lı yıllarda Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ne götürülmek istenmiş ama halkın tepkisi sonucu vazgeçilmiş. Bu anıtın doğusunda yerden 10 metre yükseğe oyulmuş, Romalılardan kalma Lukyanus Anıtı ve kitabesi var.
Konya Arkeoloji Müzesi'nin en güzel parçalarından biri olan Heraklis lahdi Yunuslar (Tiberipolis) da bulunmuş.
Beyşehir'in en görkemli tarihi eserlerinden biri olan Kubadabad sarayını Selçuklu Sultanı I.Alaaddin Keykubat mimar ve av amiri olan Saadettin Köpek'e yaptırmış. 1228 yılında bitirilen saray Büyük Saray, küçük saray, av hayvanları ahırı, tersane ve çeşitli yapılardan oluşmuş. Burada yapılan kazılarda ortaya çıkarılan zengin çini süslemelerin bir bölümü Konya Karatay Müzesi'nde sergileniyor. KonyaAksaray yolu üzerindeki Zazadın Hanı'nı yapan ve zalimliği ile ünlü Saadettin Köpek Sultan 11.Mesud'un emriyle Kubadabad sarayında öldürülmüş.
Anamas Dağlarının eteklerindeki yaylalarda gezerken bir yaylada küçük bir yapıdan Kubadabad sarayına doğru iki sıra su künkünün uzandığını görmüştüm. Yaylacıların rivayetine göre yayladan saraya uzanan künklerin bir sırasından su, bir sırasından süt akıyormuş saraya.
Eşrefoğlu Camii ve Anadolu'daki en eski bedestenlerden biri olan Bezzarlar Hanı 12961299 yıllarında Eşrefoğlu Seyfeddin Süleyman tarafından yaptırılmış. Bu iki eser Türk taş ve ahşap işçiliğinin en güzel örnekleri.
Taşköprü (regülatör) Anadolu Bağdat Demiryolunun yapımı sırasında AnadoluOsmanlı Demiryolu Ortaklığına 19081914 yılları arasında yaptırılmış. Regülatörden Çarşamba Irmağı'na akan sular 216 km.lik bir yol katederek Çumra Ovası'na ulaşır. Çarşamba Irmağı üzerinde yeralan Mavi Boğaz İç Anadolu'nun en güzel doğa yürüyüşü alanlarından biri .
Güney ve batıda Toroslar, doğuda Erenler, kuzeyde Sultandağları ile çevrili Beyşehir havzasının incisi Beyşehir Gölü hem doğal güzelliği hem Beyşehir'e olan ekonomik katkısı ile bölgenin can damarıdır. 1993 yılında Milli Park ilan edilen Beyşehir Gölü Toroslardan ve çevreden akan küçük suların yanısıra yeraltı kaynak sularından beslenir. Yıllık yağış miktarına göre değişen su seviyesine göre 615 ile 745 km2'lik bir alanı kaplayan Beyşehir Gölü ülkemizin üçüncü büyük gölü.
Beyşehir Gölü aynı zamanda ülkemizin en güzel günbatımının görüntülendiği bir bölge.
Beyşehir'in ekonomik kaynaklarından biri balıkçılık. Özellikle sazan, kadife ve levrek bulunan gölde ikibine yakın balıkçı 1600 tekne ile balıkçılık yapıyor. Son yıllarda balık üretimi ve pazarlamasında yaşanan sorunlar nedeniyle bir birlik oluşturmuşlar.
Gölün en büyük sorunlarından biri göl dibine çöken balıkçı ağları. Bu ağlar nedeniyle birçok balıkçı ölüme sürüklenmiş. Ağlar balıkların üremesinde de sorun yaratıyormuş. Bu yüzden göl dibinin biran önce temizlenmesi gerekiyor.
Beyşehir Gölü'nde irili ufaklı otuza yakın ada var. Hacı Akif Adası'nda Roma döneminden kalma kalıntılar ve yüz metre uzunluğunda bir mağara var. Kubadabad Sarayı'nın kuzeydoğusundaki Kız Kulesi olarak bilinen ada aynı zamanda bir kuş cenneti. Sarayın harem dairesi olarak da kullanılan adada çok eski yerleşimlerin de izleri var.
Gölün temel sorunlarından biri Çarşamba ırmağına fazla miktarda su verilmesi ve göl tabanındaki düdenlerde oluşan su kaçağı. Gölden Isparta bölgesine de su verildiği için bazı yıllar su seviyesi ciddi boyutlarda düşmekte bu yüzden göldeki balık çeşidi azalmakta, göl çevresinde yerleşik ya da konaklayıcı kuş sayısı azalmaktadır.
Beyşehir'in ekonomisi tarım, hayvancılık ve balıkçılığa dayanıyor. Huğlu, Üzümlü ve Gencek beldelerinde ise tüfek yapımı büyük bir ekonomik girdi sağlıyor. Ülkemizde ilk av tüfekleri kooperatifi Huğlu'da kurulmuş, ikiyüzü aşkın atölyede yılda yaklaşık yirmibeşbin av tüfeği üretiliyor. Büyük bir turizm potansiyeline sahip olan ilçenin en büyük dezavantajı yöreye gelecek grupların kalabileceği bir konaklama yeri olmaması. Bunun dışında kamp yapmak isteyenler için, dağcılar, mağaracılar için çok seçenekler var. Anamaslar karlı zirveleri, zirvedeki krater gölü Karagöl ile dağcıların vazgeçemedikleri bir çıkış noktası. Dedegöl dağlarının kuzeyinde 1550 metrede bulunan Pınargözü mağarası, Derebucak ve Çamlık yörelerindeki Balatini, Körükini, Suluin gibi mağaralar eşsiz güzellikte doğal anıtlar.
Beyşehir Gölü ve çevresini gezebilmek için en güzel güzergah Isparta yolundaki Fele'den başlayarak göl kıyısından Beyşehir'e ulaşan yoldur. Bakımsızlık nedeniyle hayli bozuk olan bu yoldan Kurucuova'ya, oradan da Yeşildağ'a ulaşılır. Anamasların eteklerindeki yaylalar, İslibucak, Pınargözü kamp için bulunmaz alanlar. Yeşildağ'da, Leylekler Vadisi görmeye değer. Av sezonu boyunca Yeşildağ İskele civarında balık yenebilir. Deliktaş yaylası Yeşildağ'ın en güzel kamp alanlarından biri.
Merkezi bir konumda olması nedeniyle Beyşehir'e ulaşım imkanı yok. Çevreyi gezebilmek, tanıyabilmek için grup gezileri en ideali. Beyşehir çevresi bir günde gezilebilecek durumda değil. Bölge için en az iki gün gerekli ama konaklama sorunu var. Kamp için gideceklere seçenek çok, en iyisi de bu. Kubadabad Sarayı, Eflatunpınar, Fasıllar Anıtı, Leylekler Vadisi mutlaka görülmeli. En güzel günbatımı ise Taşköprü'den yada Eşrefoğlu Camisinin batısındaki sazlıklardan çekilebilir. Çekim sonrası İskele Balık Lokantasında içilecek bir balık çorbası ya da sazan ve levrek tava yiyerek günün yorgunluğu atılabilir.

KONYA FUARLARI



TÜYAP Fuarcılık Grubu önderliğinde Konya'da yapılan fuarlar ekonomiye önemli oranda katkı sağlıyor. Yapılan fuarlar sayesinde hem Konya ekonomisi gelişiyor, hem de şehrin tanımı yapılıyor

EKONOMİYE KATKISI BÜYÜK

TÜYAP fuarın Konya ekonomisine önemli oranda katkı sağladığını belirten Konya Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı TOBB Başkan Yardımcısı Hüseyin Üzülmez, Konya'nın İstanbul'dan sonra Türkiye'nin en önemli fuar kenti olduğunu söyledi. Üzülmez, fuarlara katılım sayısının her geçen gün arttığını dile getirdi.

Üzülmez, “ Şehrimiz coğrafi konum itibariyle Anadolu'nun her köşesine açılıyor. Tarihin çok eski dönemlerinden beri Anadolu'nun en önemli ticaret merkezlerinden biri olan Konya, özellikle son yıllarda fuarcılık alanındaki etkinliği ile adından sıkça söz ettirmeye başlamıştır. ” dedi. TÜYAP fuarının Konya'nın tanıtımına ve ekonomisine önemli oranda katkı sağladığını dile getiren Üzülmez, “Konya'mız için büyük önem taşıyan, tanıtım ve pazar alanlarımızın genişlemesine büyük katkıları olan fuar alanımız artık sadece şehrimiz için değil, İç Anadolu Bölgesi ve Türkiye'nin gururu olmayı başarmış, düzenlediği uluslararası fuarlarla ilimize ve bölgemiz için önemli bir ticari canlılık sağlamıştır” dedi.

Fuarlar sayesinde Konya Yurtiçi ve Yurtdışında önemli bir tanıtım atağı yaptı.
TÜYAP Konya Fuarcılık A.Ş. Genel Müdürü İlhan Ersözlü KTO-TÜYAP Uluslararası Fuar Merkezi sayesinde Konya'nın yurt içi ve yurt dışında önemli bir tanıtım atağı yaptığını belirterek Mart ayı içerisinde düzenlenen Anadolu Moda Show ve Yapı Malzemeleri, Yapı Teknolojileri ve İş Makineleri Fuarı ile Tarım, Hayvancılık, Tavukculuk ve Süt Endüstrisi Fuarı'na 150 bin ziyaretçinin katıldığını söyledi.

Konya'ya gelen fuar ziyaretçilerinin aynı zamanda Konya'yı tanıyarak turizm ve ticaretini de canlandırdığını dile getiren Ersözlü, Bazı Avrupa ülkelerinin Fuarlar sayesinde dünyaca tanındığını, bu avantajı dış ticarette en iyi şekilde kullandıklarına dikkati çekerek "Konya'da ileriki yıllarda fuarlar sayesinde tanınan ve dış ticareti bu alanda hızla artan bir şehir haline gelecektir" dedi

KONYA ADET VE GELENEKLERİ


EVLENME GELENEK VE GÖRENEKLERİ

Hayatın üç önemli geçiş safhasından biri olan evlenme, pek çok gelenek ve göreneklerle donatılmıştır. Üzerinde en fazla durulacak olan konu düğünlerdir. Çok geniş bir konu olan düğünleri, bölümlere ayırarak incelemek gerekir.

KIZ İSTEME

Oğlunun evlenmesine karar veren baba ve ana dünürcü göndermede gayet gizli hareket eder. Bu da ilk önce kadınlar tarafından yapılır. Önce oğlanan anası ve kız kardeşi, kızkardeşi yoksa akrabalarından en yakını, bir iş bahane ederek kız evine gider. Kızın güzelliğine terbiyesine, vücudunun sağlamlığına alıcı bir gözle bakarlar. Kızı uygun bulmazlarsa,hiç bir şey demeden izin alıp giderler. Kız beğenilirse, bu işlerde hünerli olan bir kadını öncü olarak, kızın önce anasının ağzını arar. Bu arada oğlanın durumu hakkında bilgi verir. Uygun görülürse kızlarına dünürcü geleceklerini anlatır. Kadın dünürcü, kız tarafının verimkar olduklarını öğrenince kız tarafına gönderilir. Bu dünürcülere, kızın anası kesin cevap vermeyeniyetli olsa bile bir kere babasına ben söyliyeyim der. Kadın dünürcülere fazla hürmet yapılırsa, kızın verileceğine bir işaret sayılır. Hatta şöyle bir durumla da sonuç anlaşılır. Ayakkabıları çevrilmişse bu işin olacağına, çevrilmeyip dışarı konulmuşsa olmayacağı anlaşılır. Bu şekilde bir başlangıçtan sonra, erkek dünürcü kız evine gider. "Allah'ın emri, Peygamber'in kavli ile kızınımızı oğlumuza zevceliğe istemeye geldik" diyerek dünürlük edilir. Buna karşılık kızın babası hiç bir şeyden haberi yokmuş gibi, bir süre düşünür, eğer vermeye gönlü varsa; "Sizin ve mahdumumuz için bir şey diyemem, Allah yazdıysa bir şey diyemem. Bana bir kaç gün müsade edin, ben bir düşüneyim" der. Vermeye niyeti yoksa, "Kızım küçüktür, evlenme vakti değildir" yada "kızımız sözlü, sözlü olmazsa sizden iyisine mi verecektik" deyip savuşturur.

Gönüllerin inancına varılırsa, bu konuşdan sonra iki veya üç gün ara verilir. İkinci kez gidişte, kızın babası "Biz razıyız, fakat hısım- akrabaya bir danışalım" diye cevap verir. "Kız evi naz evi" derler . Üçüncü gidişde "Ne yapalım, Allah nasip etmişse bizim elimizde ne var, alın yazısına bir şey diyemeyiz" denir. Oğlan tarafı da "Allah razı olsun sizden, hayırlısı Allah'tan, Biz verdik diledik, kapınıza geldik, sizde bizi sevip diledinizse nişanımızı (bellimizi) koyacağız" denir.

NİŞAN

Kararlaştırılan günde nişan koyma merasimi yapılır. Yüzük takılarak ve şerbet içilerek yapılan nişan koyma merasimi daha ziyade kadınlar arasında yapılan bir toplantıdır. Kızın evi müsait ise evde, yoksa bir akbara evinde yapılır. İki tarafında akrabaları toplanır. Bu toplantılar da ailer fazla mutasıpsa, hocaların ilahi ve dua okuduğu görülür. Değilse çalgıcılar getilir, oyunlar oynanır. Gelin, eltisi veya görümcesi tarafından yoksa oğlanın genç bir yakını tarafından salona getirilir. Yüzüğü oğlanın annesi takar. Gelin, orada bulunanların ellerini öper, akrabalar takı takarlar. Oğlan tarafının kız tarafına getirdiği hediyeler gösterilir. Yapılan ikram yine oğlan tarafına aittir. Nişan genellikle Perşembe günleri olur. Nişanın bazen yemekli olduğu da görülür. Nişandan sonra kararlaştırılan günde elbise görme işi başlar. Elbise görme işi düğüne yakın birzamanda olur. Beraberlerinde gelin kız da olduğu halde köyde oturuyorlarsa şehre gelinir, şehirde ise çarşıya çıkılır. Daha önce "mehir kesiminde" kararlaştırılan ve alınması gereken eşyanın alınmasına başlanır. Kız tarafı da güveyin giyeceği eşyayı alır. Elbiseyi dikecek terzi oğlan evine bildirilir. Nişandan sonra, kız evine yollanacak dürüye sıra gelir. Dürü bohça içinde kız evine gönderilir. Her iki tarafın hısım akraba ve konu komşusuna gönderilir.

DÜĞÜN

Düğün genellikle Konya'da haftanın Pazar ve Perşembe günleri yapılır.Düğünden bir kaç önce yemek hazırlıkları yapılır, gelinin oğlan evine getirileceği günün sabahı, oğlan evinde pilav verilir. Oğlan tarafının eşi dostu yada umanları çoksa okuntu (davetiye) dağıtılır. Köylerde de,komşu köylere okuntu gönderilir. Pilav dökme işi devam ederken, gelin hamama ve berbere gider, Geline yakın arkadaşları da eşlik eder. Güveyi de pilav gününden bir gün önce geceleyin "zamah" düzenler. Zamah'a içki içilir, her türlü çalgı çalınır. Güvey fakirse zamah fakir geçer. Çünkü zamah ayrı bir masraf açar. Zamah gecesi kız evinde de eğlence düzenlenir, buna "kına gecesi" denir. Kına gecesine oğlan evinde bir grup kadın da o eğlenceye katılır. Kına gecesinde gelin kıza bir türküyle kınası yakılır.

Kına gecesi türkülerinden örnekler :

"Altıntas içinde kınan ezilsin,
Sabah olsun güzel yüzün yazılsın,
Görümceler etrafına dizilsin
Gelinim kınan kutlu olsun.
Burda dirliğin tatlı olsun.
Esvap yıkadığım ak taşlar,
O gölgelendiğim ağaçlar,
Tuz ekmek yediğim kardaşlar,
Gelin kınan kutlu olsun
Orta dirliğin tatlı olsun
Hani bu kızın anası
Önünde mumlar yanası
Gel gelinin kaynanası
Gelinim kınan kutlu olsun
Orta dirliğin tatlı olsun

Yine gelin okşanırken şu mani söylenir :

"Atladım çıktım eşiği S
ofrada kaldığı kaşığı
Kız evinin yakışığı

Git kızım sağlıklarla
Sil gözünü yağlıklarla

Babamın öküzübeştir
Anadan ayrılmak güçtür
Kızların emeği boştur

Git kızım sağlıklarla
Sil gözünü yağlıklarla

Analar besler hurma ile
El oğlu döver yarma ile
El oğluna oldum yalvarma ile

Git kızım sağlıklarla
Sil gözünü yağlıklarla

Gelinin yükü tutuldu
Oğlan evine yıkıldı
Ananın beli büküldü

Git kızım sağlıklarla
Sil gözünü yağlıklarla

Ertesi günü oğlan evinde pilav yenir, buna düğün yemeği de denir. Yemeğin bitiminden sonra, gelin alma zamanı gelir. Oğlan tarafı, araba, otobüs, taksi ile kız evine gider. Köylerde at arabası, traktör veya eğerli at ile kızın evine gidilir. Kayınpeder yanında iki kişi olduğu halde, gelinin bulunduğu odaya varır. Gelin odası arkasından kapanır. Kız tarafı kayınbabadan çeşitli bahşişler almadan gelini vermezler. Gelinin kolundan önce kaynana tutar, birkoluna da diğer akrabası girer. Gelin dış kapıya çıkarılır, bineceği vasıtaya yerleştirilir. Topluca "Allahaısmarladık" denildikten sonra gelin alayı yola düzülür. Köylerde bahşiş alabilmek için yollar engellenir. Gelin, oğlan evine gelinceye kadar bir hayli müşkille karşılaşılır. Oğlan evinde, gelin arabadan inerken gireceği kapının iki tarafı kilimlerle kapatılır. Bazı yerlerde gelinin önüne içi dolu bir testi bırakılır. Güvey tarafından gelinin başına para ve çerez saçılır. Çocuklar tarafından paralar kapışılır, bu arada gelin damadın koluna girerek odasına kadar götürür. Sonra sadıçla beraber evden ayrılır. Evine dönen damat gelinin yüzünü açar, yüz görümlüğü olan parayı verir. Gelin ev halkı ile tanıştırılır. Güveyi, kapıda bekleyen sadıçı ile akşam yemeğine kadar kaybolur. Akşam yemeğinden sonra, yatsı namazı kılınır. Dini nikah, imam efendi tarafından gelinden söz alınarak kıyılır. İmam efendi, gelin odasından kapısı önünde bir dua eder ve güveyi gelin odasından kapısını açarak, gerdeğe sokar. Güvey kapıdan içeri girerken en yakın arkadaşları tarafından sırtına kuvvetlice bir yumruk indirilir. Ertesi günü, gelin yüzü düğünü yapılır. Bu düğün kadınlar arasında yapılır. Gelin oyuna kalktığı zaman göğsüne kağıt para takılır. Güveyde aynı günün öğleni, sağdıç "yiğitbaşılarla" bir yemek yer. Yemekten sonra yiğitbaşıların düğün süresince emeği olan "yiğitbaşı parası" dağıtılır. Gelinin getirdiği pişmiş tavuk ve helva beraberce yenilir. Düğün böylece sona erer. Birkaç gün sonra damat ve gelin hısım akrabalara el öpmeye çıkarlar. El öpmede geline gizlice para verilir. El öpmeye haberli gidilir. Gidecekleri yerde damat- gelin gelecek diye yemek hazırlanır. Önceden o akrabalara alınan dürü (hediyelik eşya) el öpmeden sonra bırakılır. Eli öpülenler "Allah başa kadar sürdürsün" diye dua ederler.


EVLENME VE DÜĞÜNE AİT ATA SÖZLERİ VE DEYİMLER :

Anasına bak kızını al, kenarına bak bezini al.
Beslemeden kadın olmaz, gül ağacından odun olmaz.
Cins, cinsine çeker.
Düğün el ile, harman yel ile.
Er kalkan yol alır, Er evlenen döl alır.
Gelin iskemle getirir, üstüne kendi oturur.
Kızı kardeşli yerden, tarlayı taşlı yerden almalı.
Kız kocayınca gayret dayıya düşer.
Lafın özü, çobana verme kızı, ya koyun güttürür ya kuzu.
Ne kızı verir, ne dünürü küstürür.
Oyun bilmeyen gelin yerim dar, eteğin asık dermiş.
Öksüz evlenmek isterse, herkes anası babası olur.
Pekmez küpte, kadın dipte.
Şaşan karısına teyze der.
Vardığın yer kör ise gözünü kırp, topal ise sek.
Yiğite ver kızı, mevladan iste rızkı.

KONYA AİLELERİNDE ESKİ EV ADET VE GELENEKLERİ

Eskiden Konya'lı bir ailenin dört mevsimine göre ayrılmış bir takım adet ve gelenekleri vardı. Bunlar halen bazı yerli ailelerde kısmen görülmektedir. İlkbaharda, Nisan ayının ortalarından sonra ev işleri artardı. Evvela sobalar sökülür, temizlenir, rutubetsiz bir yerde saklanır. Sıra halıların temizlenmesine gelirdiki, ev halkı ile beraber komşuların yardımı da istenirdi. Halılar ve kilimler bahçede veya sokakta çırpılırdı. Halının üzerindeki tozlar süpürülerek naftalin saçılıp katlanır, serin bir yerde muhafaza edilirdi. Bu olaya göç denirdi. Bu arada yataklar ve minderlerin yünleri dökülür, değneklerle döğülür, temizlendikten sonra eski kılıflarına doldurulurdu. Bu eşyanın bazıları göçe konurdu. Odalardan kışlık serecekler kaldırıldıktan sonra bu defe sedir üzerine divan yastıkları üzerine kar gibi beyaz etekleri dantelli işlemeli yaygı ve örtüler serilirdi. Geniş odaların ortasına kilim yayılırdı. Bu işler yapılmadan önce duvarlar kireç ise badana toprak sıva ise "ak toprak" cilası yapılır. Oda taban tahtaları, dolap kapakları, pencere çerçeveleri fırça ile sürtülerek yıkanıp temizlenir, camlar silinirdi. Ev eşyasından sonra, kışlık giyecekler yıkanır, kurutulur, naftalinlenerek temiz bohçalar içerisine konup, göçün üzerine bohça istifi yapılırdı. Bahar temizliği bittikten sonra sıra sebzelerin kurutulmasına gelir. Taze nane ve maydonoz alınır, bol suda temizce yıkanıp, sapları ayıklandıktan sonar gölgede kurutulurdu. Kurutma işleminden sonra, temiz keselere konarak izbe duvarlarındaki çivilere takılırdı. Meram ve çevresinden bağ evlerine göçülür ve yaz boyunca oralarda oturulurdu. Eskiden Konya'nın yerlileri, yağ, peynir, yoğurt ve süt ihtiyaçlarını çarşıdan karşılamazlar evlerinde besledikleri inek veya mandıralardan temin ederlerdi. Ayrıca güz ayında etlik yapmak için ve yine kışın kesmek maksadıyla 8-10 kadar koyun ve keçi alınır, ahırın bir tarafına bağlanıp, gündüzleri bahçede veya civar meralarda otlatılırdı. Güz aylarında bahar aylarına kadar ahır kapısı yanında toplanmış olan hayvanların gübreleri, ev halkının veya bu iş için tutulan işçi kadınların yardımıyla yapma veya mayız (tezek) denilen bir eşit kış yakacağı hazırlanır. Bunlar kışın tandıra ekmek yapmak için yakıldığı gibi odun yerine sobada da yakılır. Kuruyan yapmalar tandır civarında yakacak örtmesi veya yakacak damı denilen yerlerde intizamlı olarak kayılırdı. Yaz Hazırlığı : Meyveler bu mevsimde olur, kışın ev ihtiyacını karşılayacak miktarda vişne, kayısı, erik bahçede varsa ağaçlardan toplanır, yoksa çarşıdan satın alınırdı. Vişne reçelinden başka vişne şurubuda kış için kaynatılırdı. Diğer taraftan kayısı, erik, üzeri karanfille süslenmiş armut ve elma reçelleri hazırlanırdı. İçleri yeşilsırlı çömleklere reçeller doldurulur, ağızları okunup üflenerek ve ağız tadı ile yenmesi temennisiyle ağızları temiz bez örtülerle örtülür ve bağlanır, izbenin serin olan duvar diblerine konulur. Reçellerdensonra sıra kurutmalara gelirdi. Sabah serinliğinde bahçedeki ağaçladan toplanan kayısı, küfelere toplanarak ikindi serinliğinde damın temiz bir yerine örtü vey hasır serilerek kayısılar üzerine ayrılıp kurutulmaya bırakılırdı. Erik ve diğer meyvalarda aynı tarzda kurutulurdu. Kayısı ve erik meyvası fazla olgunlaşmış durumda olursa süzgeçten geçirilerek, içleri yağlanmış bakır tepsilere pestil yapılmak üzere dökülürdü. Kışın hoşaflık için vişne, elma kurutulur, bazıları kabukları soyulur dilimlere ayrılarak kurutulmaya hazırlanırdı. Ayrıca yaz mevsiminde evin ihtiyacını karşılayacak nisbette domates salçası çıkarılır, kabak,patlıcan ve biberleri içleri oyularak kurutulurdu. Bazı sebzelerde ince dilimler halinde dam üzerinde kurutulmaya bırakılırdı. Yaz aylarının sonlarına doğru sıra bulgur yapmaya ve nişasta çıkarmaya gelirdi. Bir kış mevsimi tarladan ve buğday pazarından yumuşak buğday alınır. Komşularla yardımlaşılarak bulgur kaynatılırdı. Dama serilmiş olan örtülerin üzerine yayılarak kurutulur, iki günde kuruyan buğday çuvala konarak değirmende öğütülürdü. Bundan sonra sıra kışlık ekmek buğdayına gelirdi. Bir kış yetecekmiktarda bir kaç ton buğday alınır, temizlenip yıkanır, kurutulduktan sonra değirmene götürülerek öğütülür ve izbedeki un ambarına dökülür ve çuvallara konurak muhafaza edilirdi. Sonbahar mevsimin de kış hazırlıkları başlardı. Bu hazırlıklarınbaşında hiç şüphesiz üzüm bağı olanlar için pekmez, kaynatma gelirdi. Bağdan araba veya merkep üzerine yüklenmiş küfelerle üzüm eve getirilir, yakacakdamı yakınında bulunan çaraşhaneye dökülür, salkımlardan iri ve sert olarak seçilerek sicimlerle birbirine bağlanır. İşte bu hazırlanmış Hevenk'ler tavan arası veya izbenin direklerine çakılmış çivilere asılırdı. Çaraşa doldurulun üzümler ayakla ezilmek suretiyle suyu çıkarılır, ak topraktan geçirilen bu şıra üzerinde kaynatılır, leğenden kazana alınarak soğutulmaya bırakılırdı. Pekmez kaynarken bir kısmının içerisine kuru kayısı dilimlenmiş yahut ufak bütün kabak, patlıcan atılarak pekmezli reçel elde edilirdi. Pekmez hazırlığı bittikten sonra sıra turşu kurmaya gelirdi. Sırçalı küpçüklerle sebzesine göre ve evde en çok sevilen sebzelerin turşusu kurulurdu. Turşu sirkeleri çarşıdan ziyade evlerde hazırlanırdı. Bu sirke ekseriye pekmez için sıkılan üzümün posasından yapılırdı. Buna çıbra denirdi. Turşu hazırlığı bittiktensonra da sıra pastırma ve sucuk yapılmasına gelirdi. Çarşıdan alınan veya evde beslenen kısır inek veya düve kesilerek bir kısmından pastırma, bir kısmından sucuk yapılırdı. Sığır eti sucuğunun sert olmaması için bir veya iki keçi- koyun kesilerek, etleri karıştırılırdı. Pastırmalar denge konulduktan sonra sucuklar doldurulup kurutulur. Ayrıca kışın hazır olması ve çarşıdan et alınmaması için (etlik yapma) denilen kavurma hazırlanırdı. Pazardan alınan 5-6 koyun veya keçi, yada ufak bir sığır, eve getirilen kasap tarafından kesilerek etleri komşuların yardımıyla doğranır, bir kısmı de kemikli olmak üzere kıyma denilen kavurma hazırlanırdı. Kavurma piştikten sonra yardımda bulunmuş olan komşuların evlerine birer sahanın içerisi ekmekli kavurma gönderilirdi ki buna (ekmek salması) denir. Sıra en son kışlık yakacağı gelir. Ekseriye kışlık yakacak bahardan alınıp kırılarak yapılır, halılar ve kilimler göçlerden çıkartılarak serilir, sobalar kurulur, kışlık giyecek eşyaları bohçalardan çıkarılarak giyime hazırlanır, bundan sonra günlük ev işleri başlardı.

22 Haziran 2008 Pazar

KONYANIN ESKİ YAŞANTILARI


KONYANIN ESKİ YAŞANTILARI
Mehmet SURAL

Konya bağlarında hanımların yaşamı güz mevsimlerine kadar ekmek yapmak, çamaşır yıkamak, turfan çalkalamak gibi işlerin dışında pek yoğun değildi. Özellikle öğle vakitlerinden sonra bir komşuda toplanır çocuk çoluk şurada burada oynarken kadınlar bir taraftan el işleri yapar bir taraftan da dedikodu ederlerdi. O zamanlarda, her bağda iri iri, belki yüzyıllık Pelit ağaçları vardı. Bu ağaçların koyu gölgelerinde, çimenler üzerinde serilmiş kilim ve minderlerin üstlerine oturur, falancanın gelininin iyiliğinden veya kötülüğünden, feşmekancanın kızının güzelliğinden, işgüzarlığından dem vururlardı. El işi olarak çorap örmek veya gözemek- Gözemek: Eskimiş, delinmiş çorapların eskiyen yerlerini yeniden örmek- çevre, gergef, kasnak, mekik gibi işlerle para ve saat keseleri örmek, oya yakmaktı. Bu işlerin en zor olanı sanıyorum oyaydı ve çok ince bir işti. Kıl gibi, özel ince iğnelerle yapılırdı. Üç oya türü hatırlıyorum. “Kiprik-kirpik, Helcai-Hercail ve çimen”. Bugünkü saatlerde 16.00’da filan bu sohbet toplantısı dağılır, evine dönen her hanım akşam yemeği hazırlığına başlardı.
O zaman gaz ocağı, düdüklü tencereler, elektrikli fırınların hayali bile kurulamazdı. Ve yemek yapmak oldukça uzun zaman isteyen bir işti. Şimdiki hanımlar da iş mi görüyorlar sanki ..? Yatsılara kadar çaylarda, günlerde, güneşlerde vakit öldürüp, evde kendinden önce gelen kocasıyla burun buruna gelince:
-Aaa… Ahmet gelmiş miydin sen..! Dur canım yemeğini şimdi hazırlarım.
Deyip, Allah ne verdiyse dolduruyorlar düdüklüye…
Yarım saat içinde sofra hazır. Eski zaman kadınlarının, sadece bir yemek için katlandıkları külfetler aklıma geldikçe bugünün hanımlarının rahatlığını bayağı kıskanıyorum! Onlar iki günlük yemeği bile birden yapamazlardı. Çünkü bozulurdu. Buzdolabı ne arasın? Bu nedenle yemekler günü gününe yapılırdı. Komşudan dönen hanım daha önceden hazırlanmış çalı çırpıyı ocağı sürüp yakar, tencerenin dış bölümünü, sıvı haline getirilmiş külle sıvadıktan sonra ocağı koyup yemek malzemesini de tencerenin dışının külle sıvanması, ocaktan çıkan işlerin kaba bulaşmamasını sağlardı. Tencereyle ocağa vurulan yemek, uzun süre burada fıkırdar, aheste aheste pişerdi. Ocak içindeki ateş azalırsa, hafiften yenilenir ve yemek zamanına kadar öylece kalırdı. Bu sırada evin erkeği de gelmiş olur, hayvanı tulumbaya koşar, daha önceden dolu bulundurulan havuz vanadan açılır “avar”lar sulanmaya başlanırdı.
Buz gibi suların içine, soğusun diye kavun karpuz atılır ve sofrada afiyetle yenilirdi. Suluklardaki sıra sıra mısırların, ayçiçeklerinin diplerine ılgıt ılgıt akan berrak suların görüntüsü insana büyük bir ferahlık verirdi.
Bağ evlerinde havuz yakınlarında, eğer havuz yoksa avlunun uygun bir yerinde “Seki”ler bulunurdu. On beş-yirmi kişinin rahatça oturabileceği bir oda genişliğinde olan sekilerin çevresi, bir metre yüksekliğinde kerpiç duvarla çevrilir, içi elli santim yükseğinde toprakla doldurularak sıvanır, eli cilalanır, kilim, keçe, duvar yastıkları ve minderlerle döşenir, yaz boyu bu sekilerde oturulup kalkılır, fazla sıcaklarda da burada yatılırdı. Sekinin dış yönü çepeçevre, boylu ve tırmanıcı çiçeklerle donatılır, bir kameriye biçimini alırdı. Bizim sekinin etrafındaki çiçekler kadife türbe çiçeği, Konya deyimiyle irihan (reyhan) sarmaşık ve bir süs bitkisi olan süpürge otu idi. Yaz mevsimlerinde bu sekilerde yatardım. Serin bir rüzgarın yüzümü yaladığı özellikle mehtaplı ve aydınlık gecelerde, masmavi gökteki ayı, yıldızları seyrede seyrede daldığım tatlı uykuları anımsamamak ne kadar olanaksızdır… Sabahları uyandığım zaman dalları yatağımın üstüne kadar uzatmış olan ağaçtan gece sağıma soluma düşmüş olan kaysıları yiyerek fırlardım. Ne ve nasıl uykulardı o uykular, şimdileri yatak bir güzel sopa çekiyor dövüyor artık.
Seki çevresindeki çiçekleri sayarken bir süs bitkisi olan süpürge otundan söz ettim. Parklarda bahçelerde görürsünüz boylu yemyeşil ve gür bir bitkidir. Şimdileri evlerimizde kullandığımız süpürgelere Istanbul süpürgesi denilir. Sadece zengin evlerinde bulunurdu bu süpürgeler. Halk, bağların şurasında burasında kendiliğinden bolca yetişen bugünün süs bitkisi süpürge otunu, güz mevsiminde toplar kurutur ve sonra bunların kırk ellisini bir araya getirerek bir sicimle sıkıca ve düzgünce saplarından bağlayarak, sekiz on süpürge yapıp yakacak damına koyar ve gerektikçe birer birer alıp evlerini bu süpürgelerle süpürürlerdi.
Bağlarda işlerin yoğun olduğu mevsim güz aylarıydı. Bu mevsimde artık avarlar döner, bağ bozumu başlardı. Üzüm bağlarından önce hevenlikler alınır, örülür sonra da döşemelikler seçilerek alınırdı ve ilk parti hevenklerle döşemelikler şehir evlerine götürülür, aşenedeki özel yerlerine döşenir veya asılırlardı. Kış armutları meyve kuruları daha önceden yerlerine gitmiş olur, iğdeler çırpılır, çömleklere doldurulurdu. Eylül ayı sonlarında bağ bozumu başlar soğuklar gelip üzümleri vurmadan pekmez kaynatımına girişilirdi. Bu mevsimde tüm bağ yörelerini mis gibi bir pekmez kokusu kaplardı.
Pekmez nasıl kaynatılırdı.
Toplanan küfeler, sepetler dolusu üzümler çaraşlara doldurulur kadınlı kızlı erkekli bir kaçar kişilik aile akraba veya komşulardan oluşan ekipler sırasıyla ve durmadan bu üzümleri çiğner, çaraşın oluğundan şırıl şırıl akan şıralar kazanlara haranılara ve küplere doldurulur, adına “pekmez toprağı” denilen ve dağ köylülerinin getirdiği bir cins kırmızı toprak da eklenerek karıştırılır sonra dinlenmeye bırakılırdı. Çaraş ikiye iki boyutunda bir bucuk metre yüksekliğinde havuz gibi bir şeydi, alt tarafında tahtadan bir oluğu bulunurdu. O dönemlerde çimento olmadığı için sanırım içi kum kireç ve kıtıkla sıvalı idi. Pekmez ocağı ise şöyle olurdu:
Bağ avlusunun uygun bir yerine genişçe bir çukur kazılır bir metre gerisinden çukurun tabanına inecek biçimde bir oluk, bunun karşısına isabet eden bölüme de baca görevi yapacak bir delik açılırdı. Bu çukurun üstüne bakırdan yapılmış kalaylı iri ve ağır bir pekmez leğeni oturtulur, kenarları sıvanır, sıvanın üstüne de kaput bezinden temiz bir bez geçirilirdi. Bundan sonra ocakta pekmez leğenine aktırılırdı.
Pekmez kaynama sırasında şıra durmadan kevgir ile karıştırılır, savrulur böylece pekmezin taşmaması ve iyi pişmesi sağlanırdı. Pekmez kıvama geldiği zaman köpürmeye başlar pekmezin üstünde yoğunlaşan bu köpükler kepçe ile toplanarak sahanlara doldurulur önce bu demi bekleşmekte olan çocuklara verilir, sonra da konu komşuya dağıtılırdı. Bu köpükler, ayva ve susam yapraklarıyla yenilir yedikçe de insanın iştahı artardı. Son leğenlerde elma, kaysı, vişne, alıç, kabak, patlıcan reçelleri kaynatılırdı. Bu pekmez ve reçellerde özel sırçalı küplerine, çömleklerine doldurulur, şehir evinin aşenesine naklolunurdu. Bundan sonra bostan bozumu başlar divlek, kavun, karpuz, hırtlaklar toplanır turşular kurulurdu.
Şıra küplerinin dibinde kalan çamurlu şıralar seyrek dokulu bir çuvalın içine doldurularak asılır, altına da bir leğen konurdu ki bu çuvala “içdalak” denilir, bu içdalaktan süzülen artık şıralar, turşu kurma işinde kullanılırdı. Turşular arasında bir koruk turşusu vardı ki ben bu turşuyu çok severdim. O zaman ki Konya’nın üzüm turşuları da pek ünlü bir turşu çeşidiydi.
Musalla mezarlığının bitiminden başlayıp Ankara’ya doğru uzayıp giden geniş şosenin şimdi asfalt bulvar sağ ve solu Karayolları Bölge Müdürlüğü’nün bulunduğu yere kadar olan saha tamamen üzüm bağlarıyla kaplı idi. Sadece bu bağlarda ev yoktu. Sahipleri her yıl bir bekçi tutar ve bu bağları bekletirlerdi. Bu nedenle bu bağlara “Musalla Bekçi Altı Bağları” denilirdi. Bağ bozumu zamanı çevre bir ana baba günü olurdu. Bir taraftan bağ bozulurken bir taraftan da pekmez kaynatmak üzere at, eşek ve arabalarla üzüm taşınır yolda çocuklar rast gelenlere birer ikişer salkım üzüm verilir böylece göz kalmaz bereket artardı. Şimdi kim inanır buna…?

MEVLANA İLE İLGİLİ VİDEOLAR

Ney ile Mevlana Hz'nin (ks) sözlerinden slayt

MEVLANA İLE İLGİLİ VİDEOLAR

Mevlana ve Ney